Azdan Çoğa Gidilir

Öyle derdi annem…

Nedense bu söz bana iki dilim kızarmış ekmeğin ve üzerine sürülmek için bekleyen tereyağının, rafadan bir yumurtanın, bir avuç peynir, bir de yedi tane zeytinin, güneşin bütün haşmetiyle vurduğu bir sabah sofrasının neşesini, gülümseyen dâvetkâr yüzünü, şen şakrak hâlini hatırlatır.

İnsan misafirdir. Evinde de, dünyada da. Allah’ın dâvetlisi bir misafirdir. Hayalim, ne hikmetse, bu söz ve bu manzaraya takılır kalır.

Kaç tane mutluluk vardır? Say sayabilirsen… O kızartılmış ekmekten sıçrayan kırıntılar da dâhildir buna. İşaret parmağımızı dudağımıza götürüp, ıslattığımız ve tek tek topladığımız o kırıntılar da dâhildir.

Ne bereketli sofralardı… Anne; çocuklarının yüzüne bakardı. Çocuklar iştahla ve neşeyle yemeklerini yerdi. Kalpler sevgiyle beslenirdi.

Sofrada dört çocuk, bir hala, bir de babaanne vardı. Babaanneyi ahirete yolladık, halayı evlendirdik, uğurladık. Babayla amca erkenciydi. Onların yüzlerini sadece akşam sofrasında görebilirdik. Dört kardeş ise, sofranın neşesiydi, güneşiydi.

Dört kardeşten biri de kızdı, en küçüğüydü ailenin. En erken evleneni o oldu. Ardından diğerleri, bir bir uçtular yuvadan. Anne tek kaldı. Rumeli’den göçmüş bir ailenin yüz yıllık ocağını şimdi o tüttürüyor.

Bekliyor, her sabah, kapılara bakıyor anne, büyük oğlu gelsin de o kızartılmış iki dilim ekmeği ve elceğiziyle yapmış olduğu reçeli yesin diye bekliyor. Özellikle de pazar sabahları… Onun için mayaladığı ev yoğurdunu bir kenarda hazır tutuyor.

İllâ özel bir şey olmalı. O da bulunur. Meselâ bir sütlaç ya da bahçedeki cevizden ve incirden toplanıp saklanmış bir avuç hediyeler… Ayıklanmış, temizlenmiş, çıkıverirdi karşımıza.

Yemez, yedirirdi bu insanlar. Bir oğul değil, bin oğul gelse, tok kalkardı bu sofralardan. Peygamber duâsı; Hz. Fatıma’nın eli ve dudağı değmişti bu nimetlere.

Şimdi o çocuk, bir sabah namazı sonrası adımlarını anneciğinin evine doğru yönlendirmişken o küçük mutlulukların nasıl da hayatına hayat kattığını, renklendirdiğini düşünüyor. Dalga dalga yayılan çay kokusu muydu onu çeken, yoksa anneciğinin duası mıydı, sevgisi miydi, şefkati miydi? Kuvvetli bir duygu,—ana duası ya da analık duygusu mu acaba—ayaklarını doğduğu eve doğru çekiyordu.

Ne de olsa insan doğduğu yere aittir, geldiği yere aittir. Ayaklar çocukluğumuzun geçtiği sokaklara doğru yürümekten yorulmuyor, zorlanmıyor. İstikamet ana ocağı, daha doğrusu ana kucağı… Haydi, Bismillah…

Ne kadar çok hatıralar var yollarda. Hangi gün, hangi saat bu yollardan geçip de içi coşmamıştı ki? Hangi zaman bu ziyareti yapmak için yola koyulduğunda daha ilk adımında o mutluluğu tatmamıştı ki?

Ey kalbim! Sen yeter ki böyle çocuk gibi saf, temiz kal; inan göreceğin çok ama çok mutluluklar var. Kaybolan değerlerin geride kaldığı, unutulmaz anıların bizi beklediği nice yollar, nice kapılar var. Unutmayalım, yürünmeyen yolları dikenler kaplar.

Azdan çoğa gidilir. Küçücük bir mutluluk, çoğala çoğala o kadar büyür ki, insan ve mümin olduğunuza şükredersiniz. Ağaçlar, kuşlar, yollar, taşlar ‘Hoş geldin’ derler. ‘Hoş geldin ey eski dost’ derler. Bir koca gönül olur; mahalle, sokak ve evler “Buyrun içeri” derler. Yerler ve gökler mesaj verir birden:

“Ey gönlü sevgiyle çarpan adam! Dünün minnacığı, bugünün yaşlısı, sen bizim nazarımızda hiç büyümedin ki… Üzerimizden besmeleyle, duayla geçeni tanırız biz. Adımların sahiplerini biliriz. Nereye yönlendiğini, hangi duygularla geçtiğini de… Üzerimizdeki taşlar, asfaltlar değişse de, biz hiç değişmeyen, eskimeyen yollarız. Eh, olacak o kadar… Eskimeyen dostları da tanırız. Hoş geldin vefalı dost! Duanı, selâmını unutmadık. Yürü geç, doğduğun eve doğru, anacığının şefkatli kollarına doğru…”

Yollar yürütür, yollar götürür seni varmak istediğin yere. Yollar dürülür, yollar da koşar sizinle, gitmek istediğiniz, varmak istediğiniz yer, gönlünüzde taşıdığınız bir yerse eğer.

Küçük bir mutluluk buldunuz mu, kaçırmayın.

Azdan çoğa gidilir.

Bir adımla Fatih, İstanbul’un fethine çıktı. Bir adımla siz de yollarla beraber gönüllerin fethine çıkın. Kendinize bu sabah bir iyilik yapın. Bir adımınız bin olsun. Uzansın tâ ötelere, Mescid-i Haram’a varsın, Mescid-i Nebevi’ye ulaşsın. Ve o güzel adımlar o mukaddes toprağa Mekke’ye vardığında, o mübarek mekândan o siyah örtülerin içinden bir ses size seslensin: ‘Evinize hoş geldin’ desin. Anne evinden tâ Kâbe’ye, Allah’ın evine kadar uzanıp gider mutluluklar…

Azdan çoğa gidilir. Hatıralarla, dualarla gidilir. Yanında hiçbir şey götüremese bile yanında o aziz yolcu, bir salât-u selâm yeter Resulallah’a (asm). Bir gözyaşı armağanı bıraksa yeter oralara. Kimi döner gelir, kimi oralarda kalır. Dönse de aklı ordadır zaten, gelse de hep oralardadır.

İki dilim kızarmış ekmeğin yanına bir hurma, bir de zemzem eklenir şimdi. Güzel hatıralar birikir ve bardağı taşıran son damla olur. Bir dua yükselir gönüllerden…

Allah’ım! Habib-i Ekrem (asm) hürmetine, azımızı çok eyle, kışımızı yaz eyle, günahlarımızı affeyle, umrelerimizi mebrûr eyle. Üzerinde yürüdüğümüz yolların dilekleriyle, dualarıyla, selâmlarıyla geldik. Suyunu içtiğimiz çeşmelerin, sebillerin selâmlarıyla, üzerimizden geçen bulutların, kuşların dualarıyla, meyvelerini yediğimiz, altında serinlediğimiz ağaçların selâmlarıyla geldik kapına. Kumruların ‘hu hu’larıyla geldik. Baharla geldik kapına ya Rab… Bahardaki bütün mevcudatla geldik. Çiçek açmış ağaçlarla geldik. Kâinat dolusu kardeşlerin selâmlarıyla geldik; kâinatı temsilen geldik. Bir gözyaşı armağanımız olsun onlar namına. Dileğimiz, duamız budur, kabul buyur…

Küçük mutluluklar birbirine eklenir.

Azdan çoğa gidilir.

Ana evinin hakkını veren, bir gün Allah’ın evine dâvet edilir. Hayal ettiği iki dilim kızarmış ekmeğin yanına bir hurma, bir de zemzem eklenir… 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.