“Azdan çoğa gidilir” | Selim Gündüzalp

“Azdan çoğa gidilir”

ÖYLE DERDİ ANNEM…
Nedense bu söz bana iki dilim kızarmış ekmeğin
yanında üzerine sürülmek için bekleyen tereyağını,
rafadan bir köy yumurtasını, bir avuç peyniri ve bir
o kadar da zeytini hatırlatır. Güneşin bütün haşmetiyle
vurduğu bir sabah sofrasının neşesini, gülümseyen davetkâr
yüzünü, şen şakrak hâlini hatırlatır.
İnsan misafirdir. Evinde de, dünyada da, hayatta da…
Ama bildiğimiz gibi değil. Allah’ın dâvetlisi bir misafirdir.
Hayalim, ne hikmetse, bu söze ve bu manzaraya takılır.
Kaç tane mutluluk vardır? Say sayabilirsen… O kızarmış
ekmekten sıçrayan kırıntılar da dâhildir buna.
İşaret parmağımızı dudağınıza götürüp, ıslattığımız ve
tek tek topladığınız o kırıntılar da dâhildir.
Ne bereketli sofralardı… Anne; çocuklarının yüzüne
şefkatle bakardı. Çocuklar iştahla ve neşeyle yemeklerini
yerdi. Kalpler sevgiyle beslenirdi.
Sofrada dört çocuk, bir hala, bir de babaanne vardı.
Babaanneyi ahirete yolladık, halayı evlendirdik, uğurladık.
Babayla amca erkenciydi. Onların yüzlerini sadece
akşam sofrasında görebilirdik. Dört kardeş ise, sofranın
neşesiydi, güneşiydi.
Dört kardeşten biri de kızdı, en küçüğüydü ailenin.
En erken evleneni o oldu. Ardından diğerleri, bir bir uçtular
yuvadan. Anne tek kaldı. Rumeli’den göçmüş bir
ailenin yüz yıllık ocağını şimdi o tüttürüyor.
Bekliyor, her sabah, kapılara bakıyor anne, büyük
oğlu gelsin de o iki dilim kızarmış ekmeği ve elceğiziyle
yapmış olduğu reçeli yesin diye bekliyor. Özellikle de
pazar sabahları… Onun için mayaladığı ev yoğurdunu
bir kenarda hazır tutuyor.
İllâ özel bir şey olmalı. O da bulunur. Meselâ bir sütlaç
ya da bahçedeki cevizden ve incirden saklanmış bir
avuç hediye… Ayıklanmış, temizlenmiş, çıkıverirdi karşımıza.
Yemez, yedirirdi bu insanlar. Bir oğul değil, bin
oğul gelse, tok kalkardı bu sofralardan. Peygamber duâsı;
Hz. Fatıma’nın eli ve dudağı değmişti bu nimetlere.
Şimdi o çocuk, bir sabah namazı sonrası adımlarını
anneciğinin evine doğru yönlendirmişken o küçük mutlulukların
nasıl da hayatına hayat kattığını, renklendirdiğini
düşünüyor. Dalga dalga yayılan çay kokusu muydu
onu çeken, yoksa anneciğinin duası mıydı, sevgisi
miydi, şefkati miydi? Kuvvetli bir duygu,—ana duası ya
da analık duygusu mu acaba—ayaklarını doğduğu eve
doğru çekiyordu.
Ne de olsa insan doğduğu yere aittir, geldiği yere
aittir. Ayaklar çocukluğumuzun geçtiği sokaklara doğru
yürümekten yorulmuyor, zorlanmıyor. İstikamet ana
ocağı, daha doğrusu ana kucağı… Haydi, Bismillah…
Ne kadar çok hatıra var yollarda. Hangi gün, hangi
saat bu yollardan geçip de içi coşmamıştı ki? Hangi zaman
bu ziyareti yapmak için yola koyulduğunda daha
ilk adımında o mutluluğu tatmamıştı ki?
Ey kalbim! Sen yeter ki böyle çocuk gibi saf, temiz
kal; inan göreceğin çok ama çok mutluluk var. Kaybolan
değerlerin geride kaldığı, unutulmaz anıların bizi beklediği
nice yollar, nice kapılar var. Yürünmeyen yolları çalı
çırpı kaplar.
Azdan çoğa gidilir. Küçücük bir mutluluk, çoğala
çoğala o kadar büyür ki, insan ve mümin olduğunuza
şükredersiniz. Ağaçlar, kuşlar, yollar, taşlar ‘Hoş geldin’
derler. ‘Hoş geldin ey eski dost’ derler. Bir koca gönül
olur; mahalle, sokak ve evler “Buyrun içeri” derler. Yerler
ve gökler mesaj verir birden:
“Ey gönlü sevgiyle çarpan adam! Dünün minnacığı,
bugünün yaşlısı, sen bizim nazarımızda hiç büyümedin
ki… Üzerimizden besmeleyle, duayla geçeni tanırız biz.
Adımların sahiplerini biliriz. Nereye yönlendiğini, hangi
duygularla geçtiğini de… Üzerimizdeki taşlar, asfaltlar
değişse de, biz hiç değişmeyen, eskimeyen yollarız. Eh,
olacak o kadar… Eskimeyen dostları da tanırız. Hoş geldin
vefalı dost! Duanı, selâmını unutmadık. Yürü geç,
doğduğun eve doğru, anacığının şefkatli kollarına doğru…”
Yollar yürütür, yollar götürür seni varmak istediğin
yere. Yollar dürülür, yollar da koşar sizinle, gitmek istediğiniz,
varmak istediğiniz yer, gönlünüzde taşıdığınız
bir yerse eğer.
Küçük bir mutluluk buldunuz mu, kaçırmayın.
Azdan çoğa gidilir.
Bir adımla Fatih, İstanbul’un fethine çıktı. Bir adımla
siz de gönüllerin fethine çıkın.
Kendinize bu sabah bir iyilik yapın. Bir adımınız bin
olsun. Uzansın tâ ötelere, Mescid-i Haram’a varsın, Mescid-
i Nebevi’ye ulaşsın. Ve o güzel adımlar o mukaddes
toprağa Mekke’ye vardığında, o mübarek mekândan o
siyah örtülerin içinden bir ses size seslensin: ‘Evinize
hoş geldin’ desin. Anne evinden tâ Kâbe’ye, Allah’ın
evine kadar uzanıp gider mutluluklar…
Azdan çoğa gidilir. Hatıralarla, dualarla gidilir. Yanında
hiçbir şey götüremese bile, o aziz yolcu, bir salâtu
selâm yeter Rasulullah’a (asm). Bir gözyaşı armağanı
bıraksa yeter oralara. Kimi döner gelir, kimi oralarda
kalır. Dönse de aklı ordadır zaten, gelse de hep oralardadır.
İki dilim kızarmış ekmeğin yanına bir hurma, bir de
zemzem eklenir şimdi. Güzel hatıralar birikir ve bardağı
taşıran son damla olur. Bir dua yükselir gönüllerden…
Allah’ım! Habib-i Ekrem (asm) hürmetine, azımızı
çok eyle, kışımızı yaz eyle, günahlarımızı affeyle, umrelerimizi
mebrûr eyle. Üzerinde yürüdüğümüz yolların
dilekleriyle, dualarıyla, selâmlarıyla geldik. Suyunu içtiğimiz
çeşmelerin, sebillerin selâmlarıyla, üzerimizden
geçen bulutların, kuşların dualarıyla, meyvelerini yediğimiz,
altında serinlediğimiz ağaçların selâmlarıyla geldik
kapına. Kumruların ‘hu hu’larıyla geldik. Baharla
geldik kapına ya Rab… Bahardaki bütün mevcudatla
geldik. Çiçek açmış ağaçlarla geldik. Kâinat dolusu kardeşlerin
selâmlarıyla geldik; kâinatı temsilen geldik. Bir
gözyaşı armağanımız olsun onlar namına. Dileğimiz,
duamız budur, kabul buyur…
Ey izzet ve şeref sahibi olan, azizlerin azizi, sultanların
sultanı kâinatın Rabbi ve hâlıkı olan Allah’ım!..
Nâbî’nin de selâmını getirdik bir şiiriyle. Sözümüz tamam
olsun bu sözle:
“Kâinâtun bakma ulviyyât u sufliyyâtına
Câmi-i mecmû Arş-ı Azam-ı dildür garaz”
[Kâinatın yüceliklerine, aşağılıklarına bakma. Yani
âlem-i ulvî ve âlem-i süflîye itibar etme. Bunlardan
(kâinattan) maksat, ‘gönül’ denilen ‘en büyük arş’ tır.]
“Âlem-i Sugrâyuz ammâ âlem-i Kübrâ ile
Keffe-i mîzân-ı hikmetde berâber gelmişüz.”
[Her ne kadar biz küçük âlem isek de, hikmet terazisinin
kefesine konduğumuzda büyük âlem ile aynı
ağırlıkta gelmişizdir.]
Gönülün Arş-ı Âzam olması, Hakk’ın tecellisine
mazhar olması dolayısıyladır.
Hakk’ın tecellisine mazhar olduğumuz için gönlümüz
arş-ı âlânın tecellisi olduğundan, katındaki yerimizi
hakkıyla hak eden kullarından eyle yâ Rab! Azları
çok eyle, günleri handan-ı şadan eyle…
Küçük mutluluklar birbirine eklenir. Azdan çoğa gidilir.
Ana evinin hakkını veren, bir gün Allah’ın evine davet
edilir. İki dilim kızarmış ekmeğin yanına, bir hurma,
bir de zemzem eklenir…



Yorum Bırakın