Aşk olsun Yâ Hû!..

“Sevmek, severek öğrenilir.”
— A. Huxley


İLK ÇOCUKLUK yıllarından gençliğe ve ihtiyarlığa
kadar uzanan bir çizgide, neredeyse bir ömür boyu
insanın peşini bırakmaz sevgiler, ilgiler ve aşklar.
Gün olur, ihtiyacın ve yaşın durumuna göre bu duygular
da şiddetlenir.
Gönül denizimizin duygu dalgaları, içimizdeki sahilleri
zorlar, kıyıları döver âdeta. Biz miydik o her şeye
kayıtsız ve ilgisiz insan? Şaşarız hâlimize. Söz dinletemeyiz
kalbimize. Çaresiz, sürüklenip gideriz bir duygu
selinin peşinden.
Kalbimiz sevgiyi tanımış, tatmıştır bir defa. Bu yolda,
aradığı bir işaret taşı bile olsa, yine değerlidir. Ömründe
hiç tatmadığı bir duyguyu tatmıştır artık. Aşk
engel tanımaz ama yüzü doğru yöne çevrilebilir. Nice
iniş çıkışlardan sonra saflaşır, durgunlaşır. Durulması
gereken noktaya bir gün gelir. Sakinleşir.
Ne güzel diyor, şair Dr. Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu:
“Nerde, sahildeki çılgın ve tükenmez vuruşun,
Nerde, bardakta bir öksüz gibi uysal duruşun.”
Kalp düzgünse, her şey kararındadır. Değilse, dünyamız
da kararmış demektir. Aşkın gözü kördür. Her
şeyi önüne katar götürür.
•••
Sevginin gücüne inananlardanım. Ama bu coşkunun
kaynaklarını da görmek, bilmek gerek. Temiz bir
kaynaktan beslenmeyen havuzun suyu, her halde temiz
olmayacaktır. Öylesine aşklar değil elbette bizim konumuz.
Aşk, en yüce olmasa da yüce bir hâldir. Ölüm gibi bir
şeydir, geldi mi önüne katar, sürükler sizi. Ne kendinize,
ne iradenize hükmünüz geçmez. Sözünüz yetmez.
Aşk geldiğinde, boşluk bırakmaz, tamamlar… Sizi, bütün
benliğinizle alır, uzaklara taşır. Geriye sizi hatırlatan
bir iz bile kalmaz… Kumsalda, dalgaların ayak izlerini
silmesi gibi siler benliğinizi yok eder.
Bu dalgalar, bizi bir ummana ulaştırır. Biz gibi bir
damlayı, yok eder, varlık denizine taşır. Aşkın gücü de
burada. Bir günde bitiyorsa sevgiler, olmaz olsun. Hesaba,
kitaba, yarın kaygısına dayanan tüccar kalplerle işimiz
yok. Böylesi sevgiler, asla yer etmesin, girmesin hiç
dünyamıza. Kalplerimiz, kapalı dursun onlara karşı.
Ucuz sevgilerin peşinden koşanlar, kendilerine âşıktırlar
aslında.
“Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz”
Diyor, bu yolun bir sevdalısı. Kalbini; ona, buna ya
da paraya, pula satanlara bizim pazarımızda yer yok.
Ucuza gitmişlerdir onlar.
Kalplerinin hazinesinden habersiz yaşayanları, hangi
şey zengin edebilir? Fakirliğin belki de en kötüsü bu;
sevgi yoksulluğu.
Sevgi ya da aşk, bu açıdan bakılınca, tarifini de bulmuş
oluyor bir ölçüde…
Hani Mecnun’a; “Vazgeç şu Leylâ’nın aşkından” dediklerinde,
İlâhî aşkın kendini ulaştırdığı ya da olgunlaştırdığı
hâli kendinde bir türlü göremeyenlere Mecnun’un
cevabı şöyle olur:
“Leylâ diye diye buldum Mevlâ’yı
Ben şimdi neyleyeyim Leylâ’yı”
İşte bu kadar. Gemi, yolcusunu almış, sayısız tehlikelere
rağmen idealinden şaşmamış ve engelleri aşa aşa
onu sahile ulaştırmıştır.
Geriye dönüp baktığımızda, geçen onca yıllara rağmen,
unutulmayan hatıraların başköşesinde hep sevgiyi,
muhabbeti görmemiz boşuna değildir. Çünkü bir
bedel ödemişizdir. Yanmışız, yıkılmışızdır. Kendimizi
hayat aynasında ilk defa gerçekten tanımış ve keşfetmişizdir.
Kolay mı?
Bazıları edeplerinden asla taviz vermezler. Sevgilerini
gizlerler. Aşkın, sevginin esrarını öldürmezler bile
bile. Sevdiklerinden uzak durmayı yeğlerler. Bir bildikleri
vardır elbet, her şeyin sınavı olur da, aşkın sınavı
olmaz mı? Belki de yerince bir tedbirdir bu. Romeo ve
Juliet’te, rahibin Romeo’ya söyledikleri ne kadar yerindedir.
Gencin yüreğini yakan ateşi, gözlerinde okuyan
rahip; “Ölçülü sev ki, sevgin uzun sürsün” der. Ölçü girdi
mi devreye, en taşkın sevgilerde bile, tehlikelerden
uzak kalabilir insanın kalbi.
Ömründe bir defa olsun bu çarpıntıyı duymamış ve
onu hayatında hissetmemiş kimse yoktur her halde.
En acı veren sevgiler, ömür boyu bir sır gibi gizlenenler
olmalı…
Hayatın bir gayesi olur da, sevginin olmaz mı? Sonunda
boşu boşuna yanmamak ve başkasını da yakmamak,
kul hakkına girmemek için, sevginin izini ve
adresini bilmek, tanımak gerekir.
Sevginin, aşkın da, birçok duygumuzda olduğu gibi,
iki yönü var: Biri aşk-ı hakikî, yani gerçek aşk, diğeri
ise mecazî, yani geçici aşk. Bediüzzaman Hazretleri,
Mektubat’ta bunu şöyle ifade eder:
“Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih
olduğu zaman ya sahibini daimî bir azap içerisinde
bırakır veyahut o mahbub, o muhabbetin fiyatına
değmediği için bâkî bir mahbubu arattırır. O zaman
aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılâb eder.”
Gerçek sevgi ne peki?
Gerçek sevgi ise, Yaratan’a karşı duyulan aşktır. Bu
dünya, gölgeler dünyasıdır. Aynalardaki tecelliye, görüntülere
takılmayıp, o aynalarda kendini gösteren güzelliğin
kaynağına, gerçeğine ulaşmak gerekir. Mukaddes
olan çaba budur işte.
Böylesi bir aşk, güzele değil güzelliğe, tek bir kişiye
değil her şeye, Allah’ın güzel isimlerinin her bir zerrede
tecellî eden, görünen san’atına, hikmetine, kemâline,
lütfuna, hatta kahrına bile kalpten ve gönülden bir bağlanıştır.
Evet, bu kâinatın yapısında, mayasında sevgi ve muhabbet
vardır. Bu çekim alanının içine, bir kalp taşıyan
her insan girer. Onun cazibesine kapılır, kâinat bu muhabbetle
durur, bu aşkla yürür. Ve bu sevgiyle döner, bir
Mevlevî gibi.
Sevenler ve sevilenler ancak Sevdirenin muhabbeti
ve rızası altında muradlarına erebilirler…
Allah’ın sonsuz güzellikteki yaratışı, kendisini
bildirmeye yönelik olan münezzeh sevgisinden doğmuştur.
Onun için, eskiden, bir yere gelene “Hoş geldin”
mânâsına, bir şey yiyenlere içenlere yine “Afiyet olsun”
yerine, “Aşk olsun” derlermiş. Muhatap, bu söz karşısında
ya “Eyvallah” ya da “Aşkın cemâl olsun” dermiş.
Sözümüzü, sevgiyle yoğrulmuş bir duâyla bağlayalım.
Dedi:
“Aşk olsun.”
Dediler:
“Aşkın cemâl olsun.”
Dedi:
“Cemâlin Nur olsun.”
Dediler:
“Nurun alâ Nur olsun.”
Biz ne diyelim, gönülden bir ‘hu’ ve ‘âmin’den başka…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(802 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.