Aşk gelince, cümle eksikler biter


BİR TARİHTE, uzun bir yol sürücüsünün söylediği
ve Yunus Emre’ye gönderme yapan şu söz,
her şeyi özetliyor sanki, “Aşk gelince, cümle eksikler
bitermiş! Biz niye eksiğiz abi?”
Kimimizde az, kimimizde çok. Hepimizde eksik olan
şeyler var. Bunları gidermeye ya da eksikleri tamamlamaya
geldik bu dünyaya. Nasıl tamam olur insan…
Noksanını bilmekle ve de noksanını görmekle.
Bunun yolu da aşktan, sevgiden geçer. İnsanda olmayan,
insanın aradığı sevgide, aşkta var. Aşkı yaratan
Allah’ta var.
Yanarız bazen susuzluktan. Bir bardak su, hararetimizi
giderir. Kıvranırız bazen açlıktan. Üç-beş lokma
açlığımızı giderir. Her şey böyledir. Göze ışık, akla ilim,
kalbe iman ve aşkla…
Bir yerde açlıktan, diğer bir yerde sevgisizlikten kıvranıyor
insanlar. Kıraç toprak yağmuru istediği gibi, kurak
kalpler de sevgiyi, ilgiyi bekliyor.
Aşk öyle bir duygu ki; hava gibi, su gibi, ekmek gibi
bir şey. Ne eksiği varsa unutuyor birden insan. Aşk gelince
görünmez oluyor eksikleri insanın. Hatta lâfı bile
edilmez oluyor. Aşk aklını başından alıyor insanın. Her
yeri kaplıyor, kalbini dolduruyor. Bilmeyene, tatmayana
anlatmak zor.
İnsanlığın ortak duygusudur aşk. Nerede, ne zaman
ona yakalanacağını hiç kimse bilemiyor. Kalbini dolduran
ilahî bir neşe ve muhabbetin bir zerresi mest ediyor,
kendinden geçiriyor insanı. Bahar geldiğinde nasıl seviniyorsak,
güneş doğduğunda nasıl seviniyorsak, aşk
gelince, sevgi kapımızı çalınca öyle oluyor. İçimize bahar
geliyor âdeta, içimize güneş doğuyor. Rahmet içimize
yağıyor. Yüreğimiz pır pır uçuyor, havalanıyor âdeta.
Ayaklarımız yerden kesiliyor sanki.
Kendini ne kadar kollarsa kollasın, yıldırım gibi düşer
kalbine aşk.
Aşkı takip eden, çileye taliptir. Zahmetlidir ama sonu
rahmettir onun. Kemâlini bulursa eğer. Seveni, sevdiğine
yani Rabbine ulaştırırsa aşk, işte o zaman cümle
eksikler tamam olur. “Aşk gelince cümle eksikler biter.”
der Yunus Emre ya, sözü o zaman bir derece gerçek
olur.
Aşk sahibine yönelince, mutlak cemâl ve mutlak
kemâl sahibinde karar kılınca, Rabbine ulaşınca bu duygu,
tamam olur her şey. Allah’ı sevenin kalbine, Allah’ı
arayan âşığın gözüne her şey güzel görünür. Allah’ı
arayan ve Allah’ı bulan bir kalbi; Allah, başka kalplere
muhtaç eder mi? Allah’ı sevenin dünyası gerçek aşkın
nuruyla dolar. Bu öyle bir nurdur ki, o kalbi kendinden
başka hiçbir şeye muhtaç etmez Allah.
Evet, ham ağızdan ham söz çıkar. Güzel ağza güzel
söz yakışır. Allah’ı bilmeyince ve dahi layıkıyla sevmeyince
hep eksiktir insan.
Pişmemiş ekmek boğazdan geçmez. Ham söz kalbe
işlemez. Hayatını üç kelimede özetler Mevlânâ: “Hamdım,
piştim, yandım.” Söylemesi kolay, yaşaması zor.
Aşk olmayınca gönülde, şevk de olmaz, neşe de olmaz.
Kararsız kalır insan. Dünyası ümit yerine karamsarlıkla
dolar.
Aşk geldi mi, ne varsa biter, cümle eksikler gider,
tamam olur insan. Allah’ın bir zerre muhabbeti kalbini
doldurunca; insan, insan olur. Daha da ötesi, Allah’ı
hakkıyla seven ve bilen mü’min olur.
Aşk gelince cümle eksikler tamam olur.
•••
İnsan bazen şaşar. “Bir kalbimle bunca şeyi nasıl
seviyorum?” diye… Oysa bir aynada sadece bir güneş
barınır. Kalp aynasında nasıl birden bu kadar şey cevelan
edebiliyor? Nasıl birden bu kadar şey kalp aynasına
sığabiliyor? Hayret eder insan. Hayretine cevap arar.
Hayretimiz meraka dönüşürse, sorunun cevabı da
karşımıza çıkar inşallah.
Uzanalım saadet asrına doğru, bir seyahate çıkalım.
Ve bu hayretimize bir cevap arayalım.
•••
Peygamber Aleyhisselam bir gün, Hz. Ali’ye sordu:
“Yâ Ali, Allah’ı sever misin?”
“Hiç şüphesiz!”
“Beni sever misin?”
“Elbette.”
“Peki Fatıma’yı?”
“Evet.”
“Pekâlâ, ya Hasan’la Hüseyin’i?”
“Severim yâ Resulallah!”
Sorduğu sorulara aldığı bu cevaplardan sonra, Hz.
Peygamber Aleyhisselam, Hz. Ali’ye bu defa da şunu
sordu:
“Peki, bu kadar sevgiyi, bir tek kalbe nasıl sığdırıyorsun?”
‘İlim şehrinin kapısı,’ Allah’ın Resulü’nün bu sorusuna
hemen cevap veremedi. Evine gidip, hanımına—
Peygamber Aleyhisselam’ın biricik kızı, Fatıma Validemize—
olanı biteni aktardı ve ondan bir cevap istedi. Hz.
Fatıma ona şöyle dedi:
“Bunun cevabı, bilinmeyecek şey değildir. Allah’ı
sevmen, imanından ve aklındandır. Peygamberi sevmen,
gönlündendir. Beni sevmen nefsindendir. Hasan
ve Hüseyin’i sevmen ise babalığının gereğidir.”
Hz. Ali, Fatıma Validemiz’den aldığı bu cevabı doğruca
Peygamber Aleyhisselam’a aktardı. Sorusuna verilen
cevaptan memnun olan Resulullah, cevabın kimden
geldiğini anlamıştı. Kızı Fatıma Validemizi kastederek
şöyle buyurdu:
“Bu meyve, peygamberlik ağacından alınmışa benziyor.”
•••
İşte, ilim şehrinin kapısı olan Hz. Ali Efendimiz’in
muhteşem tevazuu. Evet, ilme ve bilgiye giden yol da,
tevazudan geçiyor.
Evet, eksiklerimizi tamamlamaya geldik bu dünyaya…
Bediüzzaman’ın da belirttiği gibi:
“Vücudun vücudu, kemalledir. Kemalin kemali de devamla
olur.” (Mesnevi-i Nuriye, 54)
Kemâle ve cemâle erişenlerden olmamız dileğiyle…
İlim şehrinin kapısı olan Hz. Ali Efendimiz’e, peygamberlik
ağacında yetişmiş olan sevgili eşi Fatıma
Annemiz’e, sevgili anneleri Hz. Hatice Validemiz’e, Hz.
Aişe Validemiz’e, Zeynel Abidin Hazretleri’ne, bu ağacın
kökü olan Rasül-i Zîşan Efendimiz’e ve en başından
en sonuna kadar O’nun tertemiz âl ve ashabına, ağaçların
yaprakları adedince salât-u selamlar olsun…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(736 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.