Aşk bir denizdir


AŞK bir ummandır, sevgi bir deniz. Kim bilir kaç
kişinin kayığı battı bu denizlerde? Denizin kenarında
durmayıp, içine dalan ve çıkamayan
çok fazla… Bir sır var bunda. Elde değil, bir şey var aşkta
bizi içine çeken, bir sır vardır.
Beterin de beteri ise, sevgisiz kalmaktır.
•••
Rahmetli Prof. Dr. Yılmaz Muslu Hocamızdan bir hatıra:
“Bir zamanlar sahilde bir kotra görmüştüm. Üzerinde
İngilizce olarak; ‘Rabbim! Denizin ne kadar büyük,
ben ise ne kadar küçüğüm. Sana sığındım’ yazısını okumuştum.”
Denizler, karalardaki hayatın devamı için gerekli olan
yağmurun da kaynağı, vazgeçilmez her nev’î su mehbaı,
sıcaklığın ayarlandığı, iklimlerin kalıba döküldüğü
bir yerdir. Denizlerin fonksiyonları saymakla bitmez.
Aşk da işte böyle bir denizdir. Kaç kişinin kayığı battı
bu denizlerde. Bir sır var bizi kendine doğru çeken o
yerlerde. On parmağında on marifet olanın sözü geçmez
buralarda. Kendine mahsus şartları var aşkın, kendine
has iklimi.
Aşk denizinde ayağı ıslanmayan nasipsizdir. Bir dönüp
baksak, kâinat baştan aşağıya aşktır.
Aşka, cezbeye gelmiş dalgalar, bu aşkla uçar gökyüzünde
kuşlar, bu aşkla, bu şevkle açar çiçekler, kocaman
bir aşktır baharlar. Bunun ucu, Rahman, Rahîm,
Rezzak, Kerîm, Lâtif ve Vedûd gibi isimlerine kadar
uzanır Rabbimizin.
Bu yola girmeyen, bu duyguyu tatmayan, hakkı olmadığı
bir şeyi istemeye kalkan gibidir. Hani ata nal çakıldığını
görmüş, kurbağa da ayağını uzatmış ya, onun
gibi bir şey.
Fırtınalı bir denizdir aşk, kalbin ayağı değdi mi bir
defa, peşinden ruh da atılır hemen, aşka düşer gönüller.
Korkan, korktuğundan emin olur bu yolda. Her neden
korkarsa güvenli, ümitli olur. Neden anneler babalar
ve de sevdalılar hep ümitlidir? Yarınlardan, evlâtlarının
ve aile efrâdının başına geleceklerden korkar, endişe
ederler. Tek başına değillerdir artık, omuzlarında sorumluluk
vardır, onca insan vardır hayatlarında. Haklı
olarak çekinir, korkarlar ama bu korku onları rahmetin
kucağına sevk eder, ümide doğru bir yolculuğa çıkarır
ve şükür ki, elleri hiç boş dönmezler.
Aşk denizinde ümit vardır. Ümidin içinde gizlidir inciler.
Başkalarının elini ve ayağını sokmaktan kaçındıkları
yere, aşıklar çekinmeden girerler. Yüzleri ve gönülleri,
baş koyduklarında vazgeçirmez onları. Bu bakış, bu
izleyiş anayı ana, babayı baba yapar. Seveni sevdiğinin
etrafında pervane yapar. İşte insanın bu yönüdür göğe
doğru yükselen, Allah’a yakın duran bu yanıdır.
İnsanın derdi, yarası aynı zamanda şifâsı olabilir mi?
Ruhumuzda kanayan bir yara, gün gelip de bizi iyileştirir
mi acaba? Niye olmasın? Örnekleri o kadar çok ki…
Evet, aşk, var olmaktır. Var olduğunu cümle âleme
duyurmaktır.
Var olmak, yok olmayı göze alanların kârıdır. Hangi
tohum, çiçeği görebilmiştir ki; hangi çiçek meyveyi görebilsin?
Var olmak aslında yok olmaktan geçen uzun ince bir
yoldur.
İşte aşk budur.
Kıyıda duranlara inat, siz varın yolunuzda olun.
Güzelliğe aşinâ olup aşkı bulanlar, onu her yerde
kâim kılmak isterler.
Hayata nasıl baktığımız, neyi gördüğümüzü belirler.
Aşkla, sevgiyle yoğrulmuş bir yürek, bir kaldıraç
arar. Onu buldu mu, dünyayı yerinden oynatacağını düşünür
o yürek. O kadar inançlı ve kararlıdır.
Sadece şehirler değil… Yürekler de Fâtihini bekler
fethedilmek için…
Aşk insanı değiştirir. Aşkla değişen bir insan ancak,
dünyayı değiştirebilir. Güçlü ve özel insanlardır, onlar
Allah adamlarıdır. Ancak onlar, yani anneler ile babalar
ve bir de âşıklar dünyayı değiştirebilir.
Tohumun arzusu çiçekte, çiçeğin duâsı meyvede sürer,
gider. Gördüğümüz, bildiğimiz bir şeydir işte gözler
önünde yaşanan. Aşk, böyle bir şeydir.
Sağa sola dağılmış eşyalara benzeyen yüreğimiz bir
gün toparlanıp, bir noktaya odaklandığında, kocaman
bir büyüteci güneşe tuttuğunuzda ne olursa, o an kalpte
de o olur işte. Bir kâğıdı değil, belki de koca bir ormanı
tutuşturur o ateş. Yanmayan yakamaz. Aşk işte böyle
bir ateştir.
Aşk, ilâhî bir iksirdir, ama adam gibi aşksa, Allah
için ise… Aşk işte böyledir. Aksi halde, bir değil bin parça
olmuş camı güneşe karşı tutsan, ne fayda.
Seviyorum zannıyla başlayan sevmeler, buyur edildiği
hâlde açılmayan kapılar gibidir. Sevgi ve aşk içeri
girmedikçe, o tahta gönül geçip oturmadıkça, insan insanlığını
ve niçin yaratıldığını asla anlayamaz.
Nasıl bir takiptir bu, anne ve babada, nasıl bir ilgidir
bu, evlâda karşı? Nasıl bir bakış, nasıl bir izleyiştir
anayı ana, babayı baba yapan? Seveni yurdundan eden,
bir ağacı bile, şanlı bir şehâdete şahitlik için, kökleriyle
beraber yerinden çıkarıp Hz. Peygamber’in (asm) huzuruna
getiren sır bu değil mi?
Analığa babalığa mahsus rahmanî ve ilâhi bir duygudur
bu. Ölüm mü, fânilik mi? Hepsi aşkın gölgesindedir,
ve ümidin gerisindedir. Öyle bir sevgidir ki bu,
her şeyi hiçe sayar. Belki aşk, biraz da dünyayı yoka
saymaktır. Dünyaya kafa tutmaktır.
Belki de, öleceğimizi bildiğimiz için bu kadar tutkuyla
severiz. Bu fânilik, bu ölümlülük duygusu aşkı zenginleştirir
ve âdeta imkânsızken onu mümkün kılar.
“Aşk gelince, cümle eksikler biter” diyordu Yûnus
Emre. Sanki aşkın yazılmamış destanını özetliyordu.
Nasıl bunca ağır yükün altına girer anneler ve babalar,
bir derece anlayabiliriz işte. Bu durum, birbirini
sevenler için de geçerli. Endişesiz, risksiz olmuyor, hele
de aşksız hiç yaşanmıyor.
Ümide doğru giden yol, aşktan geçiyor.
Aşkla ıstırap gibi, ümitle korku, endişeyle dua bir
aradadır hep. Ayrılmazlar birbirinden…
•••
Bu duyguyu Asr-ı Saadet’te de yaşayanlar vardı.
İbni Mesud (ra) anlatıyor:
Rasûlullah’a (asm) bir adam gelerek:
“Ya Rasulallah! Kendim, çocuğum, ailem ve malım
için korkuyorum” dedi.
Rasulullah da (asm) ona:
“Her sabah ve akşam, Allah’ın adıyla başlayarak
‘Allah’ım! Dinimi, nefsimi, çocuğumu, ailemi ve malımı
koru’ de” buyurdu. Adam öyle duâ etti. Sonra tekrar
Rasulullah’ın (asm) yanına geldi. Rasulullah (asm)
ona:
“Nasıl? Korkun gitti mi?” dedi. Adam:
“Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin ederim ki,
bendeki o hâl gitti” dedi. (Hayat’üs-Sahabe cilt: 4, s: 1707)
Çok şükür öylesine geniş kapıları ve kılavuzları var
ki bu güzel dinin, aşk kayığını dalgalı denizlerde yalnız
bırakmıyor, selâmetli bir sahile çekip çıkarıyor.
Bunca tutku nedir anne ile babalarda ve birbirini sevenlerde?
Nedir Allah aşkına? Öyle bir isteyiş ki, derinden
ama ümitle… Öyle bir ağlayış ki, çocuk gibi…
“Anneeee!” diyen o ses, anneyi sokaktan eve döndüren
o ses.
Cahit Zarifoğlu’nun deyişiyle:
“Anne eve dönünce,
Anne eve dönecek.”
Evet, çılgınca, bilinçsizce bir isteyiştir belki; içten gelen
dalgalara, kıpırdanmalara karşı koyamama hâlidir.
Aşk her şeyin yerini ve merkezini değiştirir, orada kendine
mahsus yepyeni bir dünya oluşturur…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(960 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.