Allah’a doğru bir yolculuktu hicret…


İKİ GÜZEL İNSAN… İki güzel arkadaş… Biri Hz. Peygamberdi
(asm), diğeri sadık dostu Ebubekir Sıddık
(ra). Bir emir ulaştı Hz. Peygamber’e (asm), izin verildi.
Bu yolculuğa beraber çıkacaktılar. Dünyanın gidişatını
değiştirecek bir yolculuktu bu. O güne kadar hiç
görülmemiş ve yaşanmamış bir yolculuktu. Yıllardır süren
ezalar ve cefalar karşısında, Mekke’deki mü’minlere
nihayet hicret izni çıkmıştı. Medine’ye göç edilecekti.
Hz. Peygamber (asm), iman dâvâsındaki en sadık
arkadaşı olan Sıddık-ı Ekber’e (ra) o gün her zamankinden
farklı bir vakitte ziyarette bulundu. Bu beklenmedik
ziyaretin bir sebebi vardı. Bir müjdeyi paylaşacaktı
sır dostuyla. Hz. Âişe (ra) de bu sırrın şahitlerindendi.
Ne yapılacağı, nasıl hareket edileceği kararlaştırıldı ve
kâinatın kaderini değiştirecek olan ilk adım, o gün atılmış
oldu. Hicret başlıyordu.
Hicret, vatanı terk ediş değildi. Doğduğu topraklardan,
yaşadığı bölgeden ve beldeden ayrılış hiç değildi.
Zahiren bir gidişti ama aslında dönüştü bu. Bu
gidişin, Mekke’nin fethiyle dönülecek bir günü vardı.
İslamiyet’in ve insanlığın talihinin parladığı bir gündü
bu. Daha nice nice gönüller vardı keşfedilecek. Şehirlerden
önce gönüller vardı fethedilecek. Hicret, gönülleri
fethetme yolculuğuydu. Sayıca çok fazla olan nice topluluğun
yapamayacağı bir işi, iki kişi gerçekleştirecekti.
Biri Hz. Peygamberdi (asm), diğeri Ebubekir Sıddık
(ra).
Hicret, anlaşılmaz ve bilinmez ilahî bir sırlar
manzûmesidir. Özeldir. Her şey hicret içinde kâinatta,
her şey hareket hâlinde. Kanın deveranından, yıldızların
seyeranında kadar, derelerin hareketinden, bulutların
seyr-ü seyahatine kadar, her şey hicret içinde. Hicret,
küçük büyük her şeyin Allah’a (cc) doğru yolculuğudur.
Kâinatın kaderini değiştirecek kararlı, azimli, niyetli bir
adımdır hicret.
Niye Hz. Ebubekir (ra) seçildi? Bu sır da özeldir. Görünürde
söylenecek çok şey vardır ama öyledir işte. Hz.
Peygamber’e (asm), dâvâsını tebliğ ettiği ilk günden
beri gönlünü ardına kadar açan ve herkes reddederken,
‘Evet’ diyen sadece oydu. En zor günde yar ve yaren
olanın bu özel günde de bir nasibi vardı. Hz. Peygamberimizin
(asm) hicret arkadaşı, işte böyle bir mü’mindi.
“Hiç reddedenle, hicret eden bir olur muydu?”
İşte bunu bütün gözlere gösteren bir mü’mindi. Hz.
Peygamber’in (asm) yerine bıraktığı genç ise, Hz.
Ali’ydi (kv). Kureyş’in en azılı müşriklerinin suikast girişiminde
Hz. Peygamber’in yatağını paylaşan Hz. Ali
(kv)… Ölümle burun buruna geldiği o gün, ömrünün en
huzurlu ve en rahat uykusunu uyuduğunu söyleyecekti
Hz. Ali (kv). İhlâs sırrını yaşayandı o. O da işte böyle
bir mü’mindi. Hicretin kalkanıydı. Yollarına gönüllü
kurban olanıydı.
***
Ve yolculuk başladı. Çöllerde rüzgârın söylediği sesleri,
zikirleri dinledi iki arkadaş, iki dost. Hiç kimsenin
tahmin etmediği yollardan ve yarlardan geçtiler. Asla iki
kişi değildiler. Üçüncüleri Allah (cc) olan iki kişiydi onlar.
Kur’an’ın ilk emrinin indiği Hira’nın, o baka baka
doyamadığım güzelim Hira’nın, dağların beyi Hira’nın,
dağların ağabeyi Hira’nın kardeşi Sevr, şimdi bir başka
kardeş dağ, bir başka kardeş mağara, bir büyük olaya
şahitlik ediyordu. Onun da bir payı, onun da bir nasibi
vardı. O gün gelmişti…
Dağ dağa kavuşmazdı ama bu dağ öyle değildi. Sevr
de, Hira gibi sevgililerine kavuşmuştu. Bağrına basmıştı
yarenlerini. Kâinatın sevgilisini (asm) doya doya
seyretmişti. Sevr’in gözü olsa da gösterse, ağzı olsa da
söylese şimdi neler yaşandığını orada. Ama gerek de
yok. Dağlar durarak konuşur. Belki de susarak konuşur.
Hele de seçilmiş dağlar… Vahye ve hicrete analık eden,
beşiklik eden yüce dağlar…
Hicretin ilk gün misafirleri tarihlerin kaydettiği nice
harika sahnelere tanık oldular. Allah’ın izniyle örümcek
ağzını kapadı mağaranın, güvercin beri yanda yuvasını
yaptı. Ve örümceğin ağına takılı kaldı müşriklerin gözleri…
Aralarında bir perde bile yoktu. Kur’an o mucizevî
ifadesiyle müşriklerin âkıbetlerini çok önceden haber
vermişti. Bir dinleselerdi, başına geleceklerden haberleri
olacaktı.
Hicret olayı yaşanmadan çok daha evvelinden âyet-i
kerime:
“Allah’tan başka dost edinenlerin durumu, kendine
yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Hâlbuki evlerin
en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi.”
(Ankebut, 41) diyordu.
Yani: “Ey müşrikler! Siz, bir zaman sonra fecî bir yenilgiye
uğrayacaksınız bir mağaranın ağzında. İz süren
en akıllı adamlarınız da yanınızda olduğu hâlde, benim
Peygamberimin (asm) misafir olduğu Sevr Mağarası’nın
kapısındaki örümceğin ördüğü bir ağa takılıp kalacaksınız
Hâlbuki en zayıf ev, kapısı, penceresi, hiçbir şeyi
olmayan, rüzgârın bir yerinden girip diğer yerinden çıktığı
örümceğin evidir. İşte sizin hâliniz bu örümceğin ağı
gibidir. Siz o gün bir örümceğin ağına mağlûp düşeceksiniz.
Benim Peygamberime (asm) ulaşamayacaksınız.
Ne ona, ne de yanındakine dokunamayacaksınız!”
Evet, durum aynen böleydi. Mekke’nin ufuklarını
çınlatıyordu bu sesler. Ama müşrikler Kur’an’ın haberlerini
duymuyor, dinlemiyorlardı.
Onların bu hâlini Ârif Nihat Asya ne güzel dile getirir:
“Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi
Hakk’ı göremeyen
Gözlerdeydi…”
•••
İki güzel insan… İki güzel arkadaş… İki kişi, inanmış
iki kişi, tam inanmış iki kişi, biri Peygamber’di (asm),
diğeri Ebubekir Sıddık (ra). İki kişinin üçüncüsü, âyetin
de ifadesiyle, Rabbimiz Allah’tı (cc). Yalnız değillerdi ve
hiçbir zaman olmadıkları gibi. Bunu çok iyi biliyorlardı.
Allah’a gönülden inanıyorlardı. Omuzlarında kâinat çapında
bir dâvâyı taşıyorlardı. Allah ve melekler yoldaşlarıydı.
Hicret işte böyle bir gündü. O gün işte böyle bir
düğündü. Müşriklerin dövündüğü, mü’minlerin yüzlerinin
güldüğü bir gündü.
Şükürler olsun Rabbimize, şimdi yine Hicretin başladığı
günlerin arefesindeyiz, içindeyiz. Rabbim yeni
hicretler nasip eylesin. Televizyonlu odalardan, televizyonsuz
odalara geçişin hicretini nasip eylesin. Kararan
dünyalarımızı, nuranî hayatlara geçişin aşkıyla,
azmiyle, muhabbetiyle doldursun inşaallah. Küskünlükleri,
dargınlıkları bir kenara atıp, barışa, kardeşliğe,
kucaklaşmaya doğru geçişin hicretini yaşayalım inşaallah.
İçimize hapsettiğimiz tüm güzel duyguların nefes
almasını, Allah için sevdiklerine kavuşmasını, yaratıldığı
gayeye doğru koşmasını isteyelim ve seyredelim.
Bırakalım da duygularımız doya doya yaşasın bu güzel
günü. Duygularımız da hicretini yaşasın.
O mübarek günün anısına, hayâllerimiz, fikirlerimiz,
davranışlarımız, ahlâkımız, imanımız da hicretten nasibini
alsınlar inşaallah. Açılmayan kapılar ve kitaplar
açılsın. Söylenmeyen sözler, Allah’ın razı olacağı o en
güzel sözler söylensin artık. O sözler ki hepimize emanettir.
Açılsın sözlerdeki sırlar bir hicret sabahında, bize
de açılsın inşaallah. Bir hicreti içimizde yaşamak, doya
doya yaşamak, bu köhne dünyada bizim de nasibimiz
olsun inşaallah.
Dağ dağa kavuşmaz derler ya, inanmayın. Dağlar;
Uhudlar, Hiralar, Sevrler, o dağ gibi dağlar nasıl bir duâ
etmişler ki, duâları kabul bulmuş. O duâlar Yaratanın
katında kabul bulmuş ki dağ gibi dağlar, kâinatın habibine
kavuşmuşlar. Barınak, sığınak olmuşlar. Karanlık
gecelerde yıldızlarla konuşmuş, aylara, güneşlere arkadaş
olmuşlar. Ve kâinatın canlı güneşine (asm) yer
açmak için seferber olmuşlar. Birinden birine bir nasip
düşmüş, kâinatın fahrini, Allah’ın habibini (asm) sinelerinde
misafir etmişler.
Bir gün yolunuz oralara uğrarsa, o yüce mekânlara
misafir olursanız şayet, o günlerin aziz hatırasından kalan
bir nasip, bir nimet sizi de bekliyordur. Dağların bile
nasipsiz kalmadığı bir dünyada, Rabbim bizleri nasipsiz
bırakır mı? Hele oraya ulvî bir maksatla uğrayanları hiç
eli boş gönderir mi?
Her şey hicret içinde kâinatta, her şey hareket
hâlinde. Her şey zikrinde, her şey bir plân ve nizam
dâhilinde akıp gidiyor. Her şey hicret içinde. Allah’a
doğru, Allah için…
Hicret, Allah’a doğru bir yolculuktur. Hicret, kâinatın
kaderini değiştirecek ilahî bir yolculuktur. Kendine bir
nasip arayan mahrum olmaz bu mübarek sofradan.
Rabbim Hicretin yaşandığı ayı, günü mübarek eylesin.
Takvimlerin değiştiği gibi, hayatımızın değiştiği
günleri bize de nasip eylesin inşaallah… Rabbim bu
yolculuğu nasıl bereketli kıldıysa bizleri de Efendimizin
(asm) şefaatlerine nail eylesin inşaallah.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1113 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.