Allah ve Hayat Üzerine

“İşte hayat böyledir.
Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz,
hayatınızı imân ile hayatlandırınız…”
— Bediüzzaman, Sözler, 13. Söz

BİR BİLİNMEZİN peşine düştük yine.
Sorumuz çetin mi çetin.
İnsan aklının sırrına eremediği bir soru bu:
“Hayat nedir?”
Aslında işin özeti şu: Güneşe kör olmuş aynalar
misâli, ışığımızın kaynağını arıyoruz.
Her şeyin hakikatini anlamaya odaklı yaratılmış
insan aklı, eline merakı alıp âlemdeki varlıkları didik
didik incelerken, sonunda karşısına hayat çıktı. Fakat
hayatı anlamada aklı aşan şeyler vardı. Bu yüzden de
insanların yaptığı hayat tarifleri hep yetersiz oldu. Daha
da ötesi insan aklı bırakın hayatı anlamak, onu tarif etmekten
dahi aciz kaldı.
Hayat nasıl bir şey ki, çekirdekte yok, ama ondan
çıkan ağaçta var; yumurtada yok, ama ondan çıkan civcivde
var; bedenimizin inşasında kullanılan yapıtaşlarında
eseri yok; ama biz canlıyız!..
Sorular bunlarla bitmiyor elbette; bu hayat denen şey
nerede başlar, nereden gelir, ne zaman ve nasıl girer çekirdeğin,
yumurtanın ya da bizim bedenimizin içine?..
Bunlar da meçhûlümüz. Her şey için bir sebep arayan
aklımız, sebepsiz yaratılan hayat mucizesi karşısında
şaşırıp kalıyor.
Garip bir şey daha var ki, “hayat nedir?” sorusunun
cevabını veremiyoruz, o meçhûl şeyin nasıl ve ne şekilde
cansız şeyin içine girip ondan bir canlı çıktığını bilemiyoruz
ama hayatı tanıyoruz. Mahiyetini bilemiyoruz
fakat onu gördüğümüz yerde hemen “işte bu hayattır”
diyebiliyoruz. Çocuklar, hatta bebekler bile canlılarla
cansızları yanılmadan birbirinden ayırıyorlar. Ama “nedir
bu hayat, nedir bu can?” diye sorduğumuzda, buna
cevap verecek bir insan çıkamıyor.
Aslında burada insana büyük bir mesaj da var:
Allah’ın en çok yarattığı ve en göz önündeki hayat
sanatını bile anlamaktan âciz olan insan aklı, hayatın
Rabbini bizzat nasıl anlayabilir; mahlûku geçemeyen,
Hâlık’ın zatına nasıl varabilir?!..
Anlaşılan o ki “hayat nedir?” sorusuna, insanların
bütün birikimlerine rağmen verecekleri cevapları bulunmuyor.
Kısacası hayatı tarif edemiyoruz.

Peki, bilimler de cevap veremiyor mu?
Şu anki hâkim bilim anlayışı maddeci, tesadüfçü ve
dolayısıyla evrimci görüşe dayandığı için, tüm varlıklara
ve insana, bir madde külçesi olarak bakıyor. Ve insan
hakkında yaklaşık 100 trilyon hücre dışında hiçbir şeyin
varlığını kabul etmiyor.
Bundan ötürü de hayat, akıl, hayal, hafıza vb. ne
kadar eserleri görünen özellik varsa madde olarak ele
alıyor ve bunları beynin maddesinde, etkileşimlerinde
ya da fonksiyonlarında arıyor.
Şu an bilimsel araştırmalarda hayatı anlama çabası
olarak yapılanların zavallı, hatta trajikomik şeyler olduğunu
da görüyoruz. Yapılanlar aynen şuna benziyor:
Elektrik gibi maddî olmayan bir şeyi anlamak isteyen
birisi, elektriği maddî bir şey olarak kabul edip, onun
bazı eserlerinin göründüğü bakır teli inceleyerek elektrik
hakkında hükümler veriyor. Bakır tel ile elektrik arasındaki
mahiyet farkını dahi göremeyen bu nazar, neyi
görüp keşfedecek ki, kendisinden sabah akşam ‘ölümü
öldürdük’ müjdesi bekleyenlere bir teselli versin.
Hele bir de bilimkurgu filmlerinin hayat formülleri
var ki, âdeta pilin içinde depolanan elektrik akımı gibi,
hayatı da canlının içinde depolanmış bir enerji olarak
takdim ediyorlar.
Ve dolayısıyla, bu enerjiyi de başka canlılar kapabiliyor,
ondan ona aktarılıyor vs…
Bütün bu evrimci, tesadüfçü fikirlerin ne kadar sığ
kaldıkları ve bu konuda fantezilerden öteye geçemedikleri
de açıkça görülüyor.
Bir Yaratıcıya bedel, acizlikleriyle beraber her bir
varlığı yaratıcı olarak kabul eden inanıştan, başka ne
çıkar ki…
Nasıl; tıp konusunda teşhis yanlış ya da eksik olunca
tedavi bir fayda vermiyor ve hastaların dertlerine bir
çare bulunamıyorsa, insanı olduğu gibi ele alamayan,
bir kısmını kabul edip başka kısmını inkâr eden peşin
hükümlü materyalist görüş de “hayat nedir?” sorusuna
sadra şifa bir cevap bulamıyor ve bulamayacak. Çünkü
ellerindeki ölçüleri bozuk olduğundan, ölçümleri de hep
yanlış olacaktır.

Hayatı nerde aramalı?
Hayat konusunda en can alıcı soru budur. Çünkü ilk
düğme doğru iliklenmeli ki, gerisi de öyle gitsin. Hayatın
ve onun kaynağının nerede aranması gerektiği konusunda
şu gözlemler yeterli bir fikir verir aslında:
“Gözlem 1: Canlı varlıkları cansızlardan ayıran ‘hayat’
diye bir şey vardır.
Gözlem 2: Canlı hücrelerin temel yapıtaşları proteinler,
proteinlerin de yapıtaşları amino asitlerdir (bunlar
20 tanedir).
Gözlem 3: Amino asitler, H (Hidrojen), O (Oksijen),
N (Azot), C (Karbon) ve S (Kükürt)’den oluşur.
Gözlem 4: H, O, N, C ve S atomlarında ve kimyasal
bağlarda ‘hayat’ diye bir unsur yoktur. Keza, tüm canlıların
ortak özelliği su içermeleridir; ama suda da hayat
yoktur.
Mevcut gözlemlere dayanarak çıkarılabilecek sonuç
ise şudur: Hayat maddede parlar; ama hayatın kaynağının
madde olduğu konusunda hiçbir delil ve dayanak
yoktur.”
Prof. Dr. Yunus Çengel’den yukarıda aktardığımız
gözlemler ve bunlardan çıkan sonuçtan da anlaşıldığı
üzere hayatın kaynağını canlının dışında aramak en
doğru yoldur.
Şu da var ki; insanın maddesinin temel yapıtaşları
neyse, bir avuç toprağın da odur. İnsan bedeni de tüm
maddî varlıklar gibi sırf maddeden oluşur ve fizik kanunlarına
tâbidir. Ölüm sonrası hücreleri dağılan insan
bedeni de toprağa karışır. Yani, madde olarak, canlı ve
ölü insan bedenleri birbirinin aynıdır.
Ayrıca, hayat, görme, işitme, akıl, şuur, bilgi, irade,
sevgi, haz alma ve ızdırap çekme, hayal etme, rüya
görme, benlik, hırs gösterme, cömertlik, sanat anlayışı,
adalet hissi, ebedî yaşama arzusu vb. gibi canlı bir insanın
taşıdığı tüm özellikler madde dışıdır.
Öyleyse, insan bedeni hayatın kaynağı olamaz, maddeden
hayat çıkmaz; madde sadece hayata ayna olur ya
da hayatın bazı özelliklerinin göründüğü bir zemin olur.
Çengel, verdiği ‘elmas örneği’ ile de hayatın kaynağının
bedenin dışı olduğunu çok güzel ortaya koyar, der
ki: “Bir elmas ışığı en yoğun tarzda alıp yansıtır. Fakat
elmastaki pırıltıların kaynağı, karbon atomlarının bir
kristal tarzında dizilmeleri değil dışarıdan gelen ışıktır.
Dış bir kaynaktan gelen ışık, elmasın içine yayılıp sonra
ondan yansır. Elmasın kendi başına ışık verdiğini düşünmek,
açık bir yanılgıdır. Çünkü elmasın kendisinde
dışarıya verecek ışığı yoktur; o, ancak aldığını yansıtır.
Prof. Dr. Yunus Çengel hayat ve maddenin farklı mahiyetler
olduğunu da şu güzel örneği ile açıklar:
“Bir kelebeği dikkate alalım. Diğer canlılar gibi, kelebeğin
de temel yapıtaşları H (Hidrojen), O (Oksijen),
N (Azot) ve C (Karbon) atomlarıdır. Yani tüm varlıklar,
canlı olsun cansız olsun, atomlardan (veya elektron,
proton ve nötronlardan) yapılmışlardır ve bu temel yapıtaşlarını
bir arada tutan harç da kuvvetlerdir.
Şimdi yeni ölmüş bir kelebeği canlı olan ikizi ile yan
yana koyup karşılaştıralım. Ölümle madde kaybı veya
kazancı olmadığı için, bu iki kelebek madde olarak birbirinin
aynıdır. O halde canlı ve ölü kelebekler arasındaki
her fark–hayat, görme, işitme, lezzet alma, şuur,
sevgi, korku vs.–madde dışıdır yani mânâdır.
O zaman evrende yaygın bir ‘hayat’ katmanı vardır
ve bu hayat ışığını alabilen her şey–maddî vücudu olsun
olmasın–canlıdır.”
Yani anlıyoruz ki, ‘hayat’ canlı bedenine dışarıdan ve
başka bir kaynaktan geliyor.

Hayatın kaynağı ne?
Buraya kadar hayat dediğimiz şeyin bizim anlamaktan
ve tarif etmekten dahi aciz olduğumuz bir mucize
olduğunu ve hayatın canlı bedenine o bedenin dışından
geldiğini tespit ettik.
Öyleyse hayat nereden geliyor?
Aslında bizim için asıl mesele bu soruda düğümlü.
Çünkü bu soru hayatı anlamanın sırrını da barındırıyor.
Zira herkes “hayat nereden geliyor?” sorusuna inançlarına
göre cevap veriyor ve aynı zamanda seçimlerini
yapmış da oluyor. Ve böylece bir ‘sınav’ olan bu dünya
hayatının bir hikmeti de gerçekleşmiş oluyor.
Şimdi “hayat nereden geliyor?” sorusuna verilen
bazı cevapları görelim ve bakalım hangisi daha kabule
lâyık…

Pozitif bilimler:
Pozitif bilimler kaynağı belirsiz şeyleri kabulde zorlanmazlar.
Kaynak veya bağ işini felsefe ve teolojiye bırakırlar.
Yani üzümünü ye, bağını sorma yaklaşımıyla
hareket ederler. Ayrıca bir ‘iradeyi’ yani ‘yaratıcıyı’ işaret
edeceği için ‘niçin’ sorusunu sormazlar; ‘nasıl’ sorusunun
cevabını ararlar.
Bazı bilim insanları ise, aminoasitlerin (ve dolayısıyla
hayatın) yerküreye uzaydan meteor ve kuyruklu
yıldızlar aracılığıyla geldiğini iddia ederler. Elbette bu
iddiaları, bir ilmi, iradeyi, yani yaratıcıyı kabul etmemek
adına, mecbur kaldıkları için ortaya attıkları kendi
düşünceleridir. Bu ifadelerin sahipleri aslında hayatın
‘verildiğini’ anlayan, ama nereden geldiği konusunda
isabet edemeyenlerdir. Yani bilinen tabirle, ‘teşhis var,
isabet yok.’
Maddeci bilim insanlarından diğer bir grup ise; ‘hayat,
kimyasal reaksiyonlardır’ derler. Bu görüş de gözlemlere
ve bilime dayalı değildir. Hiçbir kimyasal reaksiyon
hayat oluşturmamıştır. Bu apaçık ‘ideolojik’ bir
görüştür.
Başka bir maddeci iddia da; ‘hayat, maddenin etkileşimleri
(her ne demekse) sonucu oluşan geçici tezahürlerdir.’
Dediğimiz gibi bu iddialar ‘bilimsel’ değil, inançtır;
bilimle, araştırmayla, deneyle ortaya konmuş veriler değil,
o insanların kendi düşünceleridir. Fakat bilim adamı
kisvesi taşıyan böyle insanlar, subjektif fikir ve inançlarını
bilimsel veri gibi takdim ettikleri için, bazı insanlar
bu iddiaları bilimsel zannederler.

Evrimciler:
‘Isı, ışık ve yıldırım düşmesi sonucu boşalan elektriğin
etkisiyle sığ, ılık su birikintilerinde basit kimyasallar
kendilerinden oluşmuş olabilir,’ derler.
Evrimci bakış açısı, hayatın tesadüfler zinciri sonucu
ortaya çıkarak evrimleştiğini iddia eder. Bu görüşün ‘bilimsel’
bir kisve giydirilerek ‘koruma’ altına alınması ve
alternatif görüşlerin gözlemlere dayanmadığı iddiasıyla
reddedilmesi bilim adına talihsizliktir. Aslında mutaasıp
evrimciler zihinleri ipotek altına almalarıyla, bilimlerin
evreni anlamasının önündeki en büyük engeli teşkil
ederler.
Evrimciler her ne kadar yaratıcı gücü tesadüflere
verseler de, bir ilmi ve iradeyi gösteren canlılardaki
kompleks organik bileşenler ve yapılar karşısında,
ne diyeceklerini şaşırır ve şöyle ifadeler de kullanırlar:
“Yerküremizin ilk dönemlerinde meydana gelen cansızdan
canlıya sıçrayışın detayları arkasında derin bir
sır vardır, ve bu durum uzunca bir süre daha böyle devam
edecektir. DNA’nın tek tek parçalarını yapmak pek
bir zorluk arz etmeyebilirdi. Ama DNA’nın proteinlere
önemli hayat fonksiyonlarını taşımaları talimatını vermeye
başladığı noktaya gelmesi–bu dev adım kahredici
gizemini koruyor.”

Bilinmezciler:
Bir de hayatı, bilinmesi mümkün olmayan güzel bir
şey olarak tarif edenler var. Laughlin’in bütünde ortaya
çıkıverme görüşü şöyle: “Canlı varlıkların bilinemezliği
fiziksel bir fenomen (olgu) olabilir.”
Şu bir gerçek ki, insanın kendisinden yola çıkarak
genelleme yapması yanlıştır. Ayrıca bir şeyi insanın bilememesi,
onun bilinemez olduğunu göstermez. Bilen
birisi bildirirse, insan bilmediği bir şeyi bilir…

Allah Kelâmı Kur’an:
Bir iş failsiz, bir eser ustasız, işleyen bir sistem o
sistemi kuran ve idare edensiz olamayacağına göre, şu
varlık âlemi de içindeki planlı işlerle, ölçülü ve mükemmel
eserlerle, her şeyi idare eden bir güce, yani Allah’a
şahitlik eder.
Madem yapan ve yaratan bilir ve bilerek yaratır; öyleyse
hayatla ilgili asıl söz de her canlıya hayat veren
Allah’ındır. Şimdi konuyla ilgili bazı âyetleri aktaralım:
“Nasıl olur da Allah’ı inkâr edersiniz ki, siz cansız
iken O size can verdi…” (Bakara Sûresi, 2:28)

“De ki: Sizi gökten ve yerden rızıklandıran kim? Yahut
kulak ve gözlerinizin sahibi kim? Ölüden diriyi, diriden
ölüyü çıkaran, kâinatta her işi çekip çeviren kim?
‘Allah’ diyecekler. O zaman de ki: Peki, niçin sakınmazsınız?”
(Yûnus Sûresi, 10:31)

“Size hayat veren, sonra öldüren, sonra tekrar dirilten
de Odur. İnsan ise, doğrusu, pek nankördür.” (Hacc
Sûresi, 22:66)

“Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi sınamak
için ölümü de, hayatı da yaratan Odur.4 Onun
kudreti her şeye üstündür; O çok bağışlayıcıdır.” (Mülk
Sûresi, 67:2)

Hayat nedir?
Hayatın anlaşılması konusunda yapılması gereken
ilk şey, insanın mahiyetini kemikleşmiş önyargılardan
ve ezberlerden arındırarak doğru anlamaya çalışmaktır.
Bunu da pozitif bilimin kaynağı olan dikkatli gözlemlere
dayanarak yapmalı ve Bediüzzaman gibi büyük düşünürlerin
fikirlerinden istifade etmelidir.
Bediüzzaman Hazretlerinin yazdığı bu zamanın insanlarının
akıl ve kalplerini tatmin eden Kur’an tefsiri
olan Risale-i Nur’da hayatla ilgili çok önemli ve açıklayıcı
bahisler vardır. Otuzuncu Lem’a isimli eserinde
Bediüzzaman geniş ve kapsamlı bir hayat tarifi yapar.
Başka bir eserde benzerine rastlayamayacağımız o hayat
tarifi şöyledir:
“İsm-i Hayy ve ism-i Muhyî’nin bir cilve-i âzamından
olan ‘Hayat nedir? Ve mahiyeti ve vazifesi nedir?’ sualine
karşı, fihristevâri (özet olarak) cevap şudur ki:
Hayat;
• şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi,
• hem en büyük neticesi,
• hem en parlak nuru,
• hem en lâtif mayası,
• hem gayet süzülmüş bir hülâsası,
• hem en mükemmel meyvesi,
• hem en yüksek kemâli,
• hem en güzel cemâli,
• hem en güzel ziyneti,
• hem sırr-ı vahdeti,
• hem rabıta-i ittihadı,
• hem kemâlâtının menşei,
• hem sanat ve mahiyetçe en harika bir zîruhu,
• hem en küçük bir mahlûku bir kâinat hükmüne
getiren mucizekâr bir hakikati,
• hem güya kâinatın küçük bir zîhayatta (canlıda)
yerleşmesine vesile oluyor gibi, koca kâinatın bir nevi
fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı
ekser mevcudatla münasebettar ve küçük bir kâinat
hükmüne getiren en harika bir mucize-i kudrettir.
• hem … fevkalâde harika bir sanat-ı İlâhiyedir.
• hem kâinatın mahiyetleri içinde Zât-ı Hayy-ı
Kayyûm’un vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine
şehadet eden bürhanların en parlağı, en kat’isi ve
en mükemmeli,
• hem masnuat-ı İlâhiye (Allah’ın yarattığı sanatlı
eserler) içinde en hafîsi (gizlisi, bilinmezi) ve en zâhiri
(görüneni), en kıymettarı ve en ucuzu, en nezihi ve en
parlak ve en mânidar bir nakş-ı sanat-ı Rabbâniyedir.
• hem sair mevcudatı kendine hâdim (hizmetkâr)
ettiren, nâzenin, nazdar, nazik bir cilve-i rahmet-i
Rahmâniyedir.
• hem şuûnât-ı İlâhiyenin gayet câmi bir aynasıdır.
• hem Rahmân, Rezzak, Rahîm, Kerîm, Hakîm gibi
çok Esmâ-i Hüsnânın cilvelerini câmi ve rızık, hikmet,
inâyet, rahmet gibi çok hakikatleri kendine tâbi eden ve
görmek ve işitmek ve hissetmek gibi umum duyguların
menşei, madeni bir acube-i hilkat-i Rabbâniyedir.
• hem hayat, bu kâinatın tezgâh-ı âzamında öyle bir
istihale (değiştirme, dönüştürme) makinesidir ki, mütemadiyen,
her tarafta tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakki
veriyor, nurlandırıyor. Ve zerrat kafilelerine güya
hayatın yuvası olan her ceset, o zerrelere vazife görmek,
nurlanmak, talimat yapmak için bir misafirhane,
bir mektep, bir kışladır. Adeta Zât-ı Hayy ve Muhyî, bu
makine-i hayat vasıtasıyla, bu karanlıklı ve fâni ve süflî
olan âlem-i dünyayı lâtifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir
nevi beka veriyor, bâki bir âleme gitmeye hazırlattırıyor.
• hem hayatın iki yüzü, yani mülk, melekût vecihleri
parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir. Onun için,
perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya dest-i kudret-i
Rabbâniyeden çıktığını âşikâre göstermek için, sair
eşya gibi zâhirî esbabı, hayattaki tasarrufât-ı kudrete
perde edilmemiş bir müstesna mahlûktur.
• hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en sâfi bir
hülâsası olduğu gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-ı
İlâhî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi olan şükür
ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı
âzamdır.
İşte, hayatın bu mezkûr yirmi dokuz ehemmiyetli ve
kıymettar hassalarını (özelliklerini) ve ulvî ve umumî
vazifelerini nazara al. Sonra bak, Muhyî isminin arkasında
ism-i Hayy’ın azametini gör. Ve hayatın bu azametli
hassaları ve meyveleri noktasından, ism-i Hayy
nasıl bir İsm-i Âzam olduğunu bil.
Hem anla ki, bu hayat madem kâinatın en büyük neticesi
ve en azametli gayesi ve en kıymettar meyvesidir;
elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi,
azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü ağacın
neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla
neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi
ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi
de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyî’ye karşı şükür ve
ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet
ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi,
kâinatın gayesidir.
Ve bundan anla ki, bu hayatın gayesini ‘rahatça yaşamak
ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir’
diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne,
belki de kâfirâne, bu pek çok kıymettar olan hayat nimetini
ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve
tahkir edip dehşetli bir küfran-ı nimet ederler.”

Bediüzzaman Hazretleri, Lemeât ve Sözler isimli
eserlerinde hayatın bir canlıya kattığı değeri şöyle ifade
eder:
“Hayat sebebiyle karınca küreden büyük olur.”
(Lemeât)

Vücudun kemâli hayat iledir; belki, vücudun hakiki
vücudu hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur; şuur,
hayatın ziyâsıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esâsıdır.
Hayat, her şeyi her bir zîhayat olan şeye mâl eder; bir
şeyi bütün eşyayâ mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile
bir şey-i zîhayat diyebilir ki, ‘Şu bütün eşya malımdır,
dünya hânemdir, kâinat Mâlikim tarafından verilmiş bir
mülkümdür.’ (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz)

Yirminci Mektub isimli eserinde de yine
Bediüzzaman’ın, ‘hayat verme’ fiiliyle ilgili şu harika
ifadelerini okuyoruz:
‘Yuhyi,’ yani, hayatı veren Odur. Ve hayatı rızıkla
idame eden de Odur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar
eden yine Odur. Ve hayatın âli gayeleri Ona aittir ve mühim
neticeleri Ona bakar; yüzde doksan dokuz meyvesi
Onundur. İşte şu kelime, şöyle fâni ve âciz beşere nidâ
eder, müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet
çekme. Hayatın fenâsını düşünüp hüzne düşme.
Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya
gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefine-i
vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûm’a aittir.
Masarıf ve levazımatını O tedarik eder. Ve o hayatın pek
kesretli (çok) gayeleri ve neticeleri var ve Ona aittir. Sen
o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini
al, keyfine bak. O hayat sefinesi ne kadar kıymettar
olduğunu ve ne kadar güzel faydalar verdiğini ve o
sefine sahibi Zâtın ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu
düşün, mesrur ol ve şükret. Ve anla ki, vazifeni istikametle
yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netâic,
bir cihetle senin defter-i amâline geçer, sana bir hayat-ı
bâkiyeyi temin eder, seni ebedî ihyâ eder.

Risale-i Nur’un pek çok yerinde hayat hakkında
önemli bilgiler verilir. Yukarıda aktardığımız kısa alıntılardan
başka, daha geniş açıklamaları için ayrıca,
Onuncu Söz, Yirmi İkinci Söz, Yirmi Beşinci Söz, Yirmi
Dokuzuncu Söz, Yirminci Mektub, Yirmi Dördüncü
Mektub, Otuzuncu Lem’a, On Beşinci Şua isimli eserlerine
de bakılabilir

Hayatı veren kim?
Son olarak da, hayatla ilgili bir âyeti ve onunla ilgili
açıklamayı Ümit Şimşek’ten özetle nakledelim:
“Nasıl olur da Allah’ı inkâr edersiniz ki, siz cansız
iken O size can verdi…” (Bakara Sûresi, 2:28)
Âyet, üzerinde durup da düşünmek ihtiyacını hemen
hemen hiç hissetmediğimiz, belki de ‘tevhid delillerinin
en büyüğü’ olan ‘hayat deliline’ ibret nazarlarımızı
yöneltiyor. “Siz cansızdınız,” diye bize geçmişimizi
hatırlatıyor, “O size can verdi” diyerek hayatın nereden
geldiğini açıklıyor.
Burada sözü edilen, en geniş anlamıyla yaratılışımız
değil, yaratılışımızı tamamlayan İlâhî fiillerin içinden bir
tanesi, yani ‘ihyâ’ (canlandırma) fiilidir. Bu âyet, yaratılışımızdaki
İlâhî fiillerin en esrarlısı, en ziyade akıllara
durgunluk vereni, en bilinmezi üzerinde duruyor.
Âyetin de işaret ettiği gibi, bizim yaratılışımızın başlangıcı,
cansız maddelerdir. (Veya, ilk insanın yaratılışı
söz konusu olduğunda, topraktan ibarettir.) İlâhî kudretin
bin bir mucize ile sarıp sarmalayarak yoğurduğu
insan bedeninin yapıtaşları cansız maddelerden başka
bir şey değildir.
Bir binanın yapımında kullanılan taş veya tuğlalar
hayata ne kadar uzak ise, insan bedeninin yaratılışında
kullanılan bir karbon atomu veya bir nükleik asit yahut
protein molekülü de hayata o kadar uzaktır.
Ne var ki, taşlarla yapılan bir saray taş kadar cansız
iken, insan bir canlı olarak dünyaya gelmektedir.
İnsanın yaratılışını tabiatla, tesadüfle, evrimle açıklamaya
çalışanlar, yaratılışın bu yönüne hiç temas etmezler.
Gerçi insan bedeninin harikulâde maddî yapısıyla
ilgili olarak da onların söyleyebileceği bir şey yoktur;
ancak dayanaktan yoksun iddialarla bu konuda birtakım
modeller ortaya koyarak İlâhî sanatı tesadüfe mal
etmeye çalışırlar. Lâkin cansız maddelerin nasıl olup
da bir canlı bedeninde hayata kavuştuğu sorusu, dinî
inançlara karşı savaş açmış çevrelerin rahatını kaçıran
en önemli sorulardan biridir; onun için böyle bir şeyi
sorguladıklarını pek gören olmaz.
Geçmişimiz tümüyle cansız maddelerden ibaret iken,
Rabbimizin bize bağışladığı hayat sayesinde bu dünyanın
her türlü rızkını tadıyor, bütün nimetlerinden
yararlanıyoruz. Göklerde ve yerde serilmiş İlâhî sanat
mucizeleri, hayat sayesinde bizim için bir anlam ifade
ediyor. Hayat sayesinde maddî ve manevî duyularımız
güzelliğin her türlü örneklerini âlemin dört bir tarafından
toplayıp ruhumuza boşaltıyor. Gülün rengini, bülbülün
sesini, elmanın tadını, anne kuşun şefkatini, yer
ve göklerin yaratılışındaki hikmetleri hayat sayesinde
anlıyoruz, tanıyoruz, tadıyoruz.
Ne gariptir ki, inkâr edenler de, bu nankörlüklerini,
Rablerinin kendilerine verdiği hayat nimeti sayesinde
gerçekleştiriyorlar, Onun en büyük nimetini en büyük
bir küfran-ı nimet aracı yapıyorlar.
Âyet-i kerime, hayatın kaynağını gösterirken aynı
zamanda, vicdanlara hitap ediyor. Eğer bir parça vicdan
kırıntısı kalmışsa o inkâr eden adamın benliğinde, onu
sızım sızım sızlatacak bir şekilde soruyor:
“Nasıl inkâr edersiniz Rabbinizi?” diyor. “Nasıl nankörlük
edersiniz Ona? Oysa siz cansız idiniz; size O hayat
verdi.”
— Suat Ünsal

Kaynak ve açıklamalar:
1. Andrew Knoll, Harvard Üniversitesi.
2. Âyet mealleri ve açıklamaları: Ümit Şimşek, Kur’an-ı Kerîm ve
Açıklamalı Meali, Zafer Yayınları.
3. Canlı olarak bildiğimiz bütün varlıkların başlangıcı, cansız şeylerdir:
bir yumurta veya bir tohum gibi. Yumurtanın içindeki maddeler,
ondan çıkan civcivin bedenindeki maddeleri açıklamakta bir dereceye
kadar yeterli olsa da, civcivin ‘hayatını’ açıklayabilecek hiçbir maddî
sebep ortada yoktur. Hiç şüphesiz, gözümüzün önünde bir canlandırma
cereyan etmekte ve ölü yumurtadan canlı bir kuş, ölü tohumdan
canlı bir ağaç çıkmaktadır. Canlıların ölümü ve onlardan çıkan cansız
maddeler (kuştan yumurta, ağaçtan tohum gibi) de yine Allah’ın sonsuz
kudret ve hikmetine birer delildir.
4. Ölümün de yaratılmış olması, onun sadece hayatın yokluğundan
ibaret bir hâl olmadığını, başlı başına bir varlık, hatta bir âlem
olduğunu gösteriyor.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(3152 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.