Allah her şeyi güzel yapar | Selim Gündüzalp
Kas 27, 2017 - 2. Bölüm: Yâ Hayy!    Yorum Yok

Allah her şeyi güzel yapar

ALLAH dilemezse hiçbir şey olmaz. Yaprak solmaz.
Güneş batmaz. Önümüze açılan iki yoldan
birini seçmek, bizden. Seçtiğimiz yolun
sorumluluğu bize ait.
İzin verildiği ölçüde konuşuruz. İzin verildiği müddetçe
yaşarız. Seçtiğimiz yolda da izin verildiği ölçüde
yürür, gideriz. İçimizde nice tohumlar belki de çatlamadan,
başak vermeden öylece göçer gideriz.
Yalancı doğum sancılarına karşılık, sahici olanları da
vardır bu dünyada. Onların çocuklarıyız biz. Onların,
o ızdıraplı insanların, çocuklarıyız. O doğum sancılarını
çekenler olmasaydı, başta Rasul-i Ekrem (asm) ve
Onun işaret ettiği yöne bakanlar olmasaydı, hâlimiz toz
dumandı.
Yolun bir kenarındaki ağaç, sessiz sedasız yaşamayı
öğretiyor bize. Ağaç, hiç de sakin değil. Her an boy
atıyor, her an doğum sancıları içinde. Tel tel dökülüyor
bakıyorsunuz saçları. Sonra bir gün dal uçlarında tomurcuklar
çatırdıyor ufak ufak. Sonra yaprak yaprak,
çiçek çiçek duâya duruyor ağaç.
Duaları kabul oluyor ve ağaç yine, bu mevsim yeni
baştan giyiniyor. Soyunmadan giyinmek yok. Fakrın ve
aczin iki kanadıyla; üstümüzde varlık adına ne varsa
onlardan soyunmadan, onlara güvenmekten vazgeçmeden,
“Ben bir hiçim” demeden, “Sadece ve sadece Sen
varsın Allah’ım” demeden, yokluktan varlığa geçiş yok.
Yaşamak gitgide zorlaşıyor. İhtiyaçlar çoğalıyor. Hırs
ile nefsimiz üstümüze üstümüze abanıyor. Islak zeminlerde
ayaklarımız üşüyor. Soğuk işliyor bir yerden içimize.
Üşütüyor kalbimizi. Dişlerimiz birbirine vuruyor. Ellerimizi
ovuşturuyoruz, ısınmaya çalışıyoruz. Sıcak bir
yer arıyoruz sokulup ısınacak. Sobalar yetmez. Güneş
gerek bize. Üşüyoruz…
Soğuktan değil aslında bu üşümek. Hepimizin yaşadığı
gibi bir üşümek. Allah’tan uzak, eşyaya yakın
olmak. “Doğ benim ömrüme, doğ da güneş gibi…” diyememek…
Güneşi yanımızda, yakınımızda hissedememek…
Yüzümüzü Ona çevirememek… Bin bir yandan
Rabbimizin varlığını hissedememek, üşütüyor bizi. En
sıcak odalarda bile üşüyoruz.
“Soğuk zaten” deme, onu hiç söyleme. O belli. Demem,
o değil. Aczin ve fakrın ısıtmadığı insanı, hiçbir
şey ısıtamıyor. Allah’ın içinde yer etmediği bir kalbi,
hiçbir şey dolduramıyor.
Ağaç, bu sırrı biliyor. Biliyor gibi yaşıyor sanki. Sessiz
sedasız… Ömrünü, tomurcukların ardındaki meyvelere
adamış. Çok yakında meyveye duracak. Vaktini
bekliyor. Emir gelmeden sırlarını açığa vurmak yok.
Yokluktan varlığa geçmek yok. Hak’tan bahar fermanı
gelmeden ne bahar, ne toprak ne de ağaç sırrını açamıyor.
Ağaçlar çiçeğe, meyveye duramıyor. İzin yok ise
eğer, insan iki dudağını değdirip de bir sözü söyleyemiyor.
Ne varsa Ondan bilmeden, ne varsa ama her şey, küçük
– büyük, her şey Ondandır diye bilmeden, açılmıyor
sırlar.
Sırlar, sular gibi yıkayacak içimizi, ah bir teslim olabilsek
ve diyebilsek ‘Hür Adam’ filmindeki gibi:
“Allah her şeyi güzel yapar! Allah her şeyi güzel yapar!”
Filmin daha başında yakaladı bu cümle beni. O cümle
beynimde, kalbimde yazılı. Ne kadar gönülden bir duâ…
Allah bir şeyi söyletir de, söyleyen dil de güzel olunca,
neler olmaz ki? İki güzel bir arada oldu mu, sözler de
kalbe sular gibi akar.
Allah, her şeyi güzel yapar.
Ne gelecek, ne geçmiş namına bir keder tortusu
bırakmıyor. Karanlığın son malzemesi de, her şeyini
toplayıp, pılısıyla pırtısıyla beraber çekip gidiyor o
mekânların içinden.
O mekânların içinde nurdan bir adam yaşıyor. Işığın
girdiği yer, o kapkaranlık yer, hemen aydınlanıyor. Eriyor
hapishanenin demirleri. Eriyor birer birer… Haddanelere
gidiyor, eritiliyor o demirler. Yıllar sonra temelleri
atılacak olan sohbet mekânlarının temel demirleri oluyor.
Tutunduğu yerler, ellerini koyduğu, başını yasladığı,
gözyaşını içine akıttığı, o demirler, dersini dinlediği
o yerler, bir gün gelip, derslerin verileceği mekânlar oluyor.
Koğuşların, soğuk odaların içinde demir de kendi
rüyasını görüyor. Demirin bile eriyip değiştiği, yenilendiği
bir dünyada, insanın nefsini eritememesi ürpertiyor.
Bu tablo insanı sarsıyor…
Kanadı olup da uçamamak, gözü olup da görememek,
kalbi olup da sevememek, aklı olup da onu Allah
için kullanamamak ve sonunda tükenip gitmek… Bir hiç
uğruna… Koca bir kâinatı da arkasında bir hiçliğe sürükleyip
gömmek…
İnsanın dünya macerası böyle mi bitmeliydi, böyle
mi olmalıydı?
Hayır. Hayır! Asla böyle olmamalıydı.
•••
İnsan ve zindan… Kendini hapseden mekânı da
hapsediyor Üstad. Odaları, sokakları, gittiği beldeleri zapt
ediyor. İçten kuşatıyor, kalpten yakalıyor oraları.
Onlar Üstadı içerde sanıyorlar. Oysaki kaderin araya
çektiği perdeyi göremiyorlar. Üstad üzerine kapanan
her kapıyı onların üstüne kapatıyor. Farkında değiller.
Mahkûm o mu, onlar mı, bilmiyorlar.
Mahrum olmaz, mahkûm olmaz “Allah” diyen.
Allah’a kul olan, hür olur. Onu mahrum edenler mahrum
olur. Hür adam hep hür yaşıyor. Onu candan seven
can dostu Mehmed Âkif sanki şu ateşîn ifadeleri onun
için söylemiş:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım…
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım!”
Bir vird gibi o güzel cümleyi defaatle söylüyor hür
adam:
“Allah her şeyi güzel yapar…”
Allah yaptı mı, işte böyle yapar.
Allah her şeyi güzel yapar.
Karar vermek zamanıdır. Ya uçurumdan aşağı düşmek,
ya da uçmak ânıdır. İstemek yetmiyor. İhlâs olmadı
mı, hiçbir şey olmuyor. Mitolojide’ki İcarus gibi balmumundan
kanatlara güvenip güneşe karşı diklenmeye
gelmiyor. Balmumundan kanatların varsa, güneşe karşı
çıkma. Erirsin, bitersin.
İşte sana onun yerine iki kanat: Acz ve fakr. O iki
kanatla değil kendini, güneşi, kâinatı bile zapt edersin.
Ümitli olana açılıyor ufuklar kat kat. Ayağının altındaki
zemin, ne kadar kaygan olsa da bin bir engeller
bulunsa da, kaymıyor Allah’ın ipine sarılan her tehlikeden
korunuyor.
“Allah her şeyi güzel yapar.” diyen, öyle bir dala
tutunuyor ki, öyle bir kanatla uçuyor ki, doyulmuyor bu
güzelliğin seyrine. Mekân onu zapt edemiyor. O şahikadan
âlem bir başka güzel görünüyor. Aczin ve fakrın
kanatlarını takmayanların hâli ise oradan bakıldığında
perişan görünüyor.
Bugün atacağımız adımlar, yarın yapacağımız işlerin
rengini belirleyecek. Allah niyetlerimizi güzel eylesin.
Allah’ın yarattığı bu güzel dünyaya dost ve kardeş
oldukça, sırlar açılıyor. İmkânsızlığın içindeki imkân,
karanlığın içindeki nur gibi belli oluyor. Kâinatla birlikteliğini
unutan insan, kâinat kardeşlerinin hayatına
neler kattığını, işte o an anlıyor.
Her şey bizimle beraberken, Allah için bir lokma biz
yiyelim diye, bir nefes hava biz konuşalım, söyleyelim
diye, bir damla ışık biz görelim diye imdadımıza koşarken,
o koskoca Güneş ve Ay, lamba olup yıldızlarla
beraber dünyamızı ışıklandırırken, el ele verip lamba
olurken, bu güzel düzenin ve intizamın o aziz hatırasına
hürmeten her şeyi Ondan, Allah’tan bilmek varken
ve gayrısına “Çekin ey çirkin emeller, ellerinizi üzerimden!”
demek varken, değer miydi ebedî bir hayatın kaybıyla
yüz yüze kalmak?
Bu kadar zor mu ki “Allah her şeyi güzel yapar.” demek?
Asla ve kat’a…
•••
Bazen iki tane taksi çarpışıyor. İki otobüs, iki kamyon…
Neden? Şoförleri farklı.
İki uçak çarpışabiliyor. Neden? Pilotları farklı.
İki tren çarpışabiliyor. Neden? Sürücüleri, farklı.
İki gemi çarpışabiliyor. Neden? Kaptanları farklı…
Gemiler, trenler uçaklar, arabalar, birbirleriyle çarpışabiliyorlar.
Neden? Sürücüleri, pilotları, kaptanları
farklı da, onun için.
Sormalı insan. Başını kaldırıp bir bakmalı semâya,
doğru; bunca zaman iki gezegen niye çarpışmadı diye…
Hikmetini sormalı ve cevabını arayıp bulmalı.
Neden? İdare edeni bir de ondan. Bu kâinatın sahibi
bir de onun için. Sultan-ı Kâinat birdir, Allah birdir de,
onun için işte onun için her şey güzeldir.
“Allah her şeyi güzel yapar.”
Allah yaptı mı, böyle yapar. Yaptıklarına insanı hayran
kılar.
Ey insan, nerdesin? Yine nerelere gizlendin sen?
Sokağın yanı başındaki ağaç bile tomurcuklanmaya
başladı. Senin içinde çiçek açacak bir kelime yok mu?
Kalbinde boy atan bir tohum yok mu? Baharın kokusunu
duymuyor musun hâlâ içinde? Kışın en şiddetli
mevsimlerinde bile bahardan kalma bir yâd-ı cemil gibi
geçiyor şu günler. Neden, niçin anlamıyoruz ki?
Acele edip kışta gelenin müjdesi var:
“Sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz.” (Târihçe-i
Hayat)
Bediüzzaman’ın müjdesi bu.
Zerreye, havaya, küreye hükmeden Allah, mevsimlerin
sahibi olan Allah, güzel anlar, güzel manzaralar
seyrettiriyor. Yok musun bu seyrin içinde? Sana ayrılan
yerde bir boşluk var. Yoksun diye üzülüyoruz.
Ey insan! Sen nerdesin? Bak üzülüyoruz Yokluğun
belli oluyor hemen. Yokluğunu varlığa çevirecek bir şeyler
söyle. Söyle de mükedder etme bizi. Konuşmayan,
hiçbir şey söylemeyip susan, nazdar bir çocuk gibi içine
kapanma! Ne olur kendine yazık etme. Çık da konuş.
Hür adam gibi… Sırtındaki yükü yere bırak. Üstüne bas
ve kâinata bak.
“Allah her şeyi güzel yapar.”
Allah ne güzel vekildir.
Güzelliklere bir perde aç. Durma! Haydi! Aç şu gönül
evinin penceresini. Gör, seyredilecek, şahit olunacak
ne güzellikler var… O zaman işte bir mânâ ifade edecek
“Eşhedü” demek namazlarda. Mademki şahitsin, şahitliğinin
delilini gör ve göster ve yerine getir.
“Allah her şeyi güzel yapar.”
Kupkuru bu ömrü yangına ver de, o yangından bir
nuranî hayat fışkırsın yeniden…
Hem de dalların kırıldığı yerden, yeni sürgünler versin.
Senin gücün bir yere kadar. Belki de buraya kadar.
Sonsuz gücün ve kudretin sahibine bırak her şeyi. Madem
O var, her şey var. Madem buraya kadar bildin ya, o
da bir şey işte. Senin aczini bildiğin ve “bittim” dediğin
yerde, Onu bilmen var ya, o duygu kâinata bedel. Onun
sonsuz kuvvet ve kudretini bilmen içindir işte bu durum
da.
Uhud’da başına gelenleri düşün sahabelerin ve Sevgili
Peygamberimizin (asm). Taif’teki hâlini hatırla.
İmam-ı Rabbanî’nin ve İmam-ı Âzâm’ın zindanlarda
çektiklerini bir hatırla. Kırbaç altında inleyen, can veren
İmam Ahmet Hanbelleri düşün. Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki
şahadetini de…
Sonra bütün bu hâlleri bir araya getirip o pencereden
bak Bediüzzaman’ın hayatına.
Buradan ötesi, yeni bir hayat, anlayabildiysen eğer…
Belki de hayat şimdi başlıyor Tam da buradan
“Allah her şeyi güzel yapar.”
Yaşamak için, yaşatmak için, yaşadığın hayatı en
güzel ve en anlamlı kılmak için sana, bana, ona, bir fırsat
daha işte…
Ağacın ucundaki tomurcuklar gibi, patlamaya, çatlamaya
hazır mısın? Doğuma var mısın? İçinin ısındığı an
her şey hazır. Sen hazır mısın?
Elinde, avucunda, güvendiğin ne varsa, hepsi Onun.
Zaten onları atamadığın, bırakamadığın için yoksulsun.
Bıraksan, her şey senin olacak. Bırakamadığın için hiçbir
şey senin olamıyor.
Keder yok. Allah var. Her şey eriyip gitse de, yok olsa
da, O var. O bize yeter. Allah var.
“Allah her şeyi güzel yapar” diyelim. Haydi, gözlerimizi
açıp uyanalım inşaallah. Gücü, kudreti, kuvveti,
zerrece ne varsa, her şeyi Ondan bilip ayılalım. Güçlenelim
yeniden bu mübarek “Sözler”in havasıyla dolalım.
“Allah her şeyi güzel yapar…”
Gökleri yıldızlarla bezer. İçimizi, inancımıza uygun
duygularla süsler. Gecemizi ve gündüzümüzü sürekli
güzel eyler. Bu güzel dünyaya uygun, güzel işler yapalım
diye.
Bazen saadetten felaket doğduğu gibi, felaketten de
saadet doğar.
“Allah her şeyi güzel yapar…”

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1588 kelime)



Yorum Bırakın