Alıştığımız bir şey mi yaşamak?


BİR MUHABBET sarmış her yanı.
Bir rahmettir görülen.
Bir merhamettir hissedilen.
Bir muhabbet ki sarmış her yanı.
Efil efil esen rüzgârdan, sere serpe yayılmış annesinden
süt emen kedi yavrularından, daldaki çiçeğe, tomurcuğa
kadar…
Geldi artık, geldi bahar. Dallarda şakıyor kuşlar. Ortalık
günlük güneşlik. Çocuklarda hiç görülmedik bir
şenlik var… Cümle âlem bir neşe içinde, zikrinde. Bahçelerde
yeni dikilmiş fidanların yanında emektar ağaçlar
da var. Nerden alıyorlarsa dersini, kimden öğrenmişlerse
çiçek açmayı, dallarda yemiş vermeyi, hem de sessizce…
Düşünelim, fark edelim diye bakıyorlar bize.
•••
Ağaçlar duada şimdi. Bağlar, bahçeler duada. Farkında
mıyız acaba?
Cevabı kolay değil bunun. İlk defa bakıyor gibi bakmak…
Her şeye yeniden taze bir nazarla bakmak… Kolay
değil. Mesele sade görmek değil gözle. Kalbin gözüyle
görmek asıl mesele.
Ey karşımda Allah için, Rahman için yazılmış bir
kaside gibi duran, bembeyaz elbiselerini giyinmiş ağaç,
hayran bırakıyorsun beni yazdığın şiire. Duyuyorum,
yazana değil, yazdırana bak diyorsun. Neden görmez,
neden duymaz bunca insan bunca güzelliği? Derdi ne?
Mazereti ne? Yoksa bir hastalığa mı yakalandık?
Yoksa alıştığımız bir şey mi oldu yaşamak?
•••
Nereye kaçarsak kaçalım, kendimizden kaçamıyoruz.
Ömür de eksiliyor, günbegün azalıyor. Başlıyor yolculuğumuz,
her an bir adım daha ötelere doğru.
Bir gün uzun bir sefere çıktı diyecekler. Ardımızdan
ne işaret kalacak, ne bir iz…
Ne gemi, ne deniz… Aslında hep o yolculuğun içindeyiz.
Şimdi ufuk baştanbaşa gül rengi…
Rahmetin, şefkatin güzelliği hissediliyor bu vakitte.
Bir babanın elinde tutup götürdüğü, ekmek değil şimdi.
O nimet, bir rahmettir şimdi, bir merhamettir. Hissediyor
insan bunu ta iliklerine kadar.
•••
Bir selam, bir dua…
Yerde gökte ne varsa cümle mahlûkata…
Beliriyor karşımızda ölümün güzelliği bir anda. Hayatı
güzelleştiren ölüme de merhaba. İmanı, kalbi zorluyor
insanı; alıştığı yerden değil, hiç bakmadığı yönden,
taze bir nazarla dünyaya bakmaya. O zaman hamdler
ve şükürler dökülüyor dilden. Burcu burcu muhabbet
yükseliyor kalbin aydınlık bahçesinden. Allah’ım, bu ne
rahmet, bu ne merhamet, bu ne muhabbet…
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl…
Uçuşup duruyor hayalimde hatıralar. Bazısı yarım,
bazısı hiç başlanmamış dualar var.
Yarım kalmış nice iyilikler, güzellikler var.
Ey bahar, gel de tamamla. Bir muhabbet sarmış her
yanı. Şimdi bir merhamettir hissedilen, bir rahmettir görünen.
Kalbim aradığını bulmak üzere…
Yine de korkmuyor değilim.
Soruyorum:
Alıştığımız bir şey mi yaşamak yoksa?
Gözlerin önündeki perdeleri kaldırıp yeniden doğmak
mı acaba?
Her bakışta yeniden doğmak ne güzel. Gençlik orada,
hayat orada, iman orada.
Bir akşam vakti nasıl ki tek tek ışıklar yanıyorsa evlerde,
gönüllerde ve gözlerde de çakmak çakmak yeni
bakışların, yeni uyanışların vaktidir şimdi. Duada kalpler,
zikirde diller.
Bahçeler kelebeklerin olsun. Dallar çiçeklerin, gökyüzünün
mavisi kuşların olsun. Yıldızlar da çocukların…
Hiç kimse nasipsiz kalmasın rahmetinden. Kuşatmış
her yeri. Kaplamış rahmet her yanı. İçimizden biri
çıkıp da görmeli bunu. Görmeli Bir’i. Haykırmalı Bir’i.
Hayat ölüme hasret, gökler mavisine, gün gecesine
hasret…
Kuruyan dallar aylardır bahara hasret…
Evinin penceresinden beyaz başörtüsüyle dışarıyı
seyreden ihtiyar, torun sesine hasret…
Kimi hastane köşesinde hayata hasret, kimi hayatın
içinde ölüme hasret…
•••
Bir genç sorar ihtiyara:
“Neden iki büklümsün, neden yüzün toprağa dönük?”
İhtiyar:
“Benim yüzüm yerde gerek, Bana rahmet yerden yağar.”
Bu cevapla bir anda roller değişiyor, genç ihtiyar oluyor,
ihtiyar da genç.
•••
Sormadan edemiyor insan.
Hani benim hayallerim, hani benim emellerim? Duaya
açılınca kelebek sandığım ellerim.
Ben ki yeryüzünde Rabbim, Senin misafirinim. Kulun
olarak doğdum. Kulun olarak yaşamak, kulun olarak
ölmektir dileğim.
Alıştığımız bir şey mi oldu yoksa yaşamak?
Oysa yeniden doğmak var, her nefeste yeniden doğmak…
Bir gün her şeyi geride bırakıp göçeceğiz bu dünyadan.
Akşam kadar erken, bahar kadar çabuk.
Giderken de yaşarken olduğu gibi rahmetinden hep
ümitvar olarak…
Dolaşıyor dışarda kuşlar gibi insanlar. Sokağımızın
bülbülleri satıcılar geçiyor. Üstümüzden bulutlar akıp
gidiyor. Kim bilir kaç bahar geldi geçti, ağaçların zikrini
duyan var mı? Bembeyaz elbisesini giyen ağaçlara,
merhaba diyen var mı?
•••
Aydınlık sabahlar onu bekleyenlere gelir.
Ümitlerle dolu baharlar, onu hasretle bekleyenlere
gelir. Ya çiçekler, ya meyveler? Onlardaki inceliği keşfetmek
için bekleyenlere gelir. Çeşmeler yetmez bize, sular
yetmez gayrı.
Yağmurlar yıkasın ruhumuzu. Kalbimizi dualar, dilimizi
tövbeler yıkasın şimdi.
Kimsenin görmediğini görmek, onu ilk defa görmek
ve gördüğünden bin bir dersler çıkarmak insanoğlunun
görevidir.
Ey dünya! Cazibenle bizi kendine çektiğin yeter. Sarmaşık
gibi dört bir yandan hayatımızı kuşattığın yeter.
Kurtar bizi bu ahtapotun kollarından ya Rab, kurtar…
Görelim gözlerimize gösterdiğin güzellikleri. İstediğimiz
bu değildi dünyadan. İstediğimiz Sendin ya Rab. Senin
verdiğin bu hayattan istediğimiz Sendin. Tarla bilecektik,
ekip geçecektik dünyayı. Yazık ki kaldık tarlanın
içinde. Akşam erken indi. Kirlendi ellerimiz, kirlendi
ruhlarımız. Gökler mavisini yitirdi. Kalakaldık orta yerde.
•••
Göremeyenler var, oysa Rabbim, rahmetin her şeyi
kuşatmış.
Rahmetinin tecelli etmediği yer mi var? Gözler görmeli,
diller söylemeli. Gözler ki görmekten öteydi vazifesi.
Hayat ki, hayattan ötesiydi vazifesi. Bir an yaşasa,
böyle bir an yeterdi artardı bile insana. Kalbini dolduran
bütün dilekleri karşılamaya yeterdi böyle bir an.

İlk defa bakıyorum, Rabbim her şeye.
Yeryüzünü yeniden görür gibiyim
Bakıyorum renkler var: Mâvi, yeşil, mor,
Gökyüzünde bulutlar uçup gidiyor.

Yollarda insanları, kuşu köpeği,
Öğreniyorum yeni baştan sevmeyi.
Şu âlem ayân ettiğin bize,
Ağaç, yol, yaprak meğer her şey mucize!

Anlıyorum her bir işte merâmını,
Sevmeyi, ölmeyi, ömrün devâmını.
Anlıyorum, şu kuş neden yuva yapıyor.
Anlıyorum, Allah’ım, kalbim niçin çarpıyor.
— Ziya Osman Saba

Ayırma gözlerini, çevirme bakışlarını rahmetin kuşattığı
yerlerden şimdi. Gözlerine dolsun, kalbine boşalsın
ağaçların zikri, kuşların sesi şimdi. Baharı yudum
yudum içtiğimiz şu anda. Kalbin, Allah Allah diyen
atışlarını duymalı insan. Neyi hayal ediyorsa sonunda
ona ulaşır insan. Rahmetten nasibi bu kadarla kalmaz.
Gözlerinin önündeki perdeyi aralayan ötelerde de sürer
safasını.
Kalpler Onu bilmeli, diller Onu söylemeli. Rahmetini
yâd etmeli, merhametini, şefkatini zikretmeli. Yaprakların
arasında gizlenen meyveler bizi bekliyor şimdi.
Meyveler, çiçekler zikreder; zikrine bizi de davet eder.
“Alıştığımız bir şey mi acaba yaşamak?” diye sormanın
zamanıdır şimdi.
Gözlerin önündeki perdeleri aralamanın zamandır
şimdi. Yunus gibi bir sarı çiçekle konuşmanın vaktidir
şimdi. Sahi, siz hiç bir çiçekle konuştunuz mu? Konuştuysanız
ne dedi?
Geçen, bana bir çiçek “Yine beklerim…” dedi.
Kendisi için değil, kendisini böyle güzelleştiren Rabbimin
sanatını görmem için.

Saadet asrından bir hatıra
Hz. Peygamber (asm) bir gün birkaç esir gördü.
Esirler öfkeyle homurdanıyor ama yine de açıkça bir şey
söylemeye çekiniyorlardı. Kendi kendilerine; “Eğer o,
büyüler tarafından güçlendiyse, biz de büyüler yaptık
ama neden tutmadı? Putlarımıza da yalvardık. diyorlardı.
İçlerinden biri, “Mademki o âlemlere rahmet olarak
gönderildi, bizi böyle bağlı görünce neden güldü?” dedi.
Bu sözleri duyan Hz. Peygamber (asm) bunun üzerine:
“O gülümsemem, savaşta sizi yenmemden ve sizi bu
hâlde gördüğümden değil. Ben dünyayı ele geçireyim
diye savaşmıyorum ki. Sizi özgürken, söz sahibiyken
de ben sizi böyle görüyorum. Çünkü bilgisizlikten pervane
gibi ateşe saldırıp duruyordunuz. Benim gülüşüm,
sizi zincirlere vurulmuş hâlde amansız ateşten çıkarıp
da gül bahçesine götürüyor olmamdandır. Zincirlerle cehennemden
alıp da cennete çekiyorum sizi.”
Mevlânâ bu öykünün sonunu şöyle tamamlıyor.
“Şüphe yok ki hevayı, hevesi terk etmek acı bir şeydir
ama Haktan uzak kalmanın acılığından daha iyidir.”
•••
“Yâ Rab! Şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî
rızkımıza bereket ihsan et!” (Bediüzzaman, Mektubat,
119)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1124 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.